Türkler Anadolu’ya neden girmişse, İslam orduları neden İstanbul’un fethine soyunmuşsa biz güle ondan meftunuz. Selahaddin-i Eyyubi, Kudüs’ü nasıl gaye edinmişse biz gülü öyle gaye edinmişiz. Güle rağbetimiz gül kokana muhabbetimizdendir. Gülü severiz ki Allah’ın Habibine sevgimizi ve selamımızı ve salatımızı bu yola arz edelim.
...Yine sarayın bahçesinde hanım talebeler için Mekteb-i İstikbal deyu tesmiye olunan bir medrese daha vardır ki buranın talimi ve terbiyesi daha ağırdır. Değil mi ki memleketin istikbalini tanzim edecek bütün yiğitler, evvela bir ananın rahle sinde bir pişecektir. O halde hanımların eğitimi de ağır olmalıdır. Mekteb-i İstikbal’in safhaları saymakla bitmez. Yolları zor, imtihanları dal dal, dersleri desen desendir. Buradan mezun olmak neredeyse imkansızdır. Zaten maksadı mezun vermek değil, dahil olan herkezi imkan dahilinde yetiştirmektir...
İzleyiciler, ister heyecanlı ister komik, sahnede oynananları kendi günlük hayatlarından daha gerçekmiş gibi görüyor ve başka bir gerçeği izlemeyi seviyorlardı.
“İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı.”
“Zengin olmak marifet değil,” derdi Momo’ya her isteyen zengin olabilir. Birazcık zenginlik için hayatlarını ve ruhlarını satanların haline bir baksana ne hale gelmişler!