“ ‘Yani senin anlayacağın, dedemin kötü ressam olmasının sebebi, bu işe geç gönül vermesi ve eğitimsiz oluşuydu. Bunda olağanüstü bir hal yok. Değil mi? Dedemin gözleri sağlıklı, maddi durumu iyiydi. Ne tazyik altında yaşamıştı, ne de ruhu incinmişti. Ne diyorlar şimdi ona? Travma galiba... İnsanlar dedemin tablolarını niye alsın?’ diye sözlerine devam etti. Resimleri gardıroba yerleştirdi ve kapağı kapadı. Üst kata, salına geçtik ve koltuğa oturduk. ‘Dedemin mazereti yoktu. Onun iyi ressam olması lazım geliyordu. Ama değildi. O zaman hasta, sakat, biçare olmalıydı. İstiklal Caddesi’nde bağlama çalan âmâyı görmüşsündür muhakkak. Sazını yenmiş oncalarca sazende, dinleyenlerin gönüllerini dağlayan bir yığın hanende tanıdım. Ama o âmâ adam kadar takdir edilen, sevilen bir sanatçı görmedim. Çatlak sesli, ne makam ne usul bilen bu adam, nasıl oldu da bu kadar sevildi? İnsanoğlu, kusurları affeden; hatta onları sevimli bulan bir mahluk. Öyle değil mi? Maalesef dedem onu sevimli gösterecek noksanlardan yoksundu. Bu sebeple ne adı duyuldu, ne de resimleri bilindi.’ ”