Raif efendi,hayatı boyunca olayları yönlendiren değil, olayların sürüklediği bir kişilik..
Maria mektupları kestiğinde, onun için terk edilmek veya unutulmak,savaşmaktan daha tanıdık bir duygu olduğu için gerçeğin peşine düşmek yerine acısını içine gömüp mağdur rolünü kabullenmek ona daha güvenli gelmiş.. insanlar gerçeğin soğukluğuyla yüzleşmektense, zihinlerindeki kusursuz hayale tutunmayı seçerler..
İnsanlar romantizmi ve dramayı her zaman sever. Sözde raif efendi “naif ve romantik”bir kurban gibi duruyor ama tam aksine kendi hayatının sabotajcısı olan bir adam. Sorumluluktan kaçan,tradejiyi bir zırh gibi kuşanıp, Hayat bana adil davranmadı diyerek köşesine çekilmek, aslında mücadele etmekten çok daha kolaydır. Raif, acı çekmeyi bir konfor alanı haline getirmiş. Çabalayıp başarısız olmaktansa, hiç çabalamayıp kaderim böyleymiş demeyi seçmiş..Bir ömrü, sevmediği bir kadınla, kendisine saygı duymayan bir aileyle ve nefret ettiği bir işle geçirmek sadece aşk acısıyla açıklanamaz. Bu, karakterin omurgasındaki ciddi bir eksiklik. Maria gibi güçlü ve dik duran bir kadının, Raif’teki bu iradesizliği neden sevdiği bile büyük bir tartışma konusu olabilir..
En büyük bencillik ise, bir insanın, kendi kanından olan ve hayatta tek başına kalmış bir çocuğun varlığını öğrendikten sonra bile sönük bir memur olarak yaşamaya devam etmesi, o yüceltilen BÜYÜK AŞKIN aslında ne kadar şahsi ve bencilce bir duygu olduğunun kanıtı zaten..
Sonuç ne peki, bir tabloya aşık olup, o tablonun içindeki gerçek insana ve o insandan kalan mirasa sahip çıkacak cesareti gösteremeyen, trajedisini kutsayarak gün tüketen aciz ve mağdur rolünü iyi oynayan bir adam kalıyor geriye..
Dostoyevski "insanın neden günah işlediğini" merak ederken; Tolstoy "insanın nasıl doğru yaşaması gerektiğini" arıyordu. Biri fırtınanın kendisiydi, diğeri ise fırtınayı dışarıdan izleyen dev bir gözlemci..