Ege'nin ortasında, adı Karınca ama yükü dünyalar kadar ağır bir adada başlar her şey. Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi dörtlemesi, 1923 mübadelesiyle boşalmış, ruhunu yitirmiş bir kara parçasının yeniden hayata tutunma çabasıdır. Resmî tarihin rakamlar arasına gizlediği o büyük trajediyi, yazar bize insan yüzleriyle, sızlayan vicdanlarla ve "yok oluşun içinden yükselen yaşam" metaforuyla anlatır. Savaşın, sürgünün ve parçalanmış kimliklerin gölgesinde, her biri bir başka fırtınadan kopup gelmiş insanların ortak kederde buluşma serüvenidir bu.
Hikâyenin kalbinde iki "antikahraman" durur: Savaşın kirinden arınmak için adaya sığınan Poyraz Musa ve vatanından kopmamak için saklanan Rum balıkçı Vasili. Vasili, adaya ilk ayak basanı öldürmeye yeminlidir; ancak o eski öfke, fırtınalı bir gecede yerini hayata ve sarsılmaz bir dostluğa bırakır. Bu iki yaralı ruhun karşılaşması, "öteki" ile barışmanın ve tarihsel düşmanlıklardan bireysel kardeşliğe uzanan o ince ama dirençli yolun ilk ilmeğidir.
Zamanla ada, adeta bir Nuh'un Gemisi’ne dönüşür; Kafkasya’dan Girit’e, Mezopotamya’dan Balkanlar’a kadar savrulan her renkten insan burada toplanır. Bu heterojen topluluk, sadece bedensel yaralarını değil, savaşların ve değiş-tokuşun yarattığı o derin ruhsal çöküntüleri de birbirlerine geçmişlerini anlatarak ve kolektif bir dayanışma kurarak iyileştirmeye çalışır.
Dörtleme boyunca savaşın yıkıcılığına karşı "yaşamın aydınlığı" ve barışın estetiği bir nakarat gibi yükselir. Yezidi kırımlarının kan kırmızısı akıttığı Fırat’tan, denizin karıncanın su içebileceği kadar durgunlaştığı o dinginlik idealine doğru zorlu bir yolculuktur bu. Yaşar Kemal, insanlığın mayasının umut olduğunu hatırlatırken; toprağın, denizin ve insanın doğayla kurduğu o kadim bağı, modern bir Homeros gibi eşsiz bir