• "Hoştur bana Sen'den gelen/Ya gonca gül yahut diken" anlayışına sahip biri ile "Böyle bir musibet ve bela neden benim başıma gelir?" diye sızlanan bir kimse arasındaki fark, bir gönül farkıdır.
  • İnsan, diğer canlılar gibi sadece ayakları altından (yerden) beslenen bir gafil olmamalıdır. Adam dediğin gökten de beslenmesini bilendir.
    ~İbn Arabi
  • “Boyu göklere uzanan bir demircinin vuruşları, çılgın kıvılcımlar saçıyor ufkun örsünde!”

    Hayatımın geçen seneden itibaren rotasına yön veren efsane. Yine karşılaştık bu biyografi vesilesiyle.

    Her şeyden önce bu biyografiyi yazan James L. Haley’in yoğun araştırmalara ve okumalara harcadığı emeğini takdir etmek gerek. Okurken kitabın ne kadar yoğun bir çalışmayla, sayısız belgelerden süzülen en doğru verilerle oluşturulduğunu anlıyorsunuz zaten. Kaynakça kısmına bakarsanız göreceksiniz. Ne mektuplar, ne belgeler, ne günlükler hatıratlar röportajlar makaleler elden geçirilmiş... Bu kadar çok birbiriyle tutarsız ve sayısız içerik içinden çıkıp çok güzel bir biyografi ortaya koymayı başarmış Haley.

    London’ın ateşli savunuculuğunu yaptığı sosyalizmle ilgili çok fazla bilgim olmadığı için yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Tabii onun sayesinde bi sempati duymuyor değilim ama konuya ancak ondan öğrendiklerim kadarıyla vâkıfım. Jack London daha çocukluğundan itibaren var olan düzenden ve kapitalizmden en ağır darbeleri yemiş biri olduğu için emek sömürüsüne kin duyması ve hak talebinde bulunup bunun savunuculuğunu yapması kadar doğal bir şey olamaz. Şimdi yaşadığı ıstırap dolu günleri, çalıştığı ağır işleri, gördüğü kötü muameleri tek tek yazacak değilim. O günlerin hakkını burada teslim etmeye kalksam bu inceleme kitap uzunluğunda bir şey olur ki bahsetmemiş hali bile uzun olacak gibi görünüyor. Ama hayatınızın ilk 16 yılına kadar olan kısmını bir gözünüzün önüne getirin. Çektiğiniz tüm acılar, yaşadığınız tüm zorluklar en fazla ne kadardı? Ben şahsen okul dışında o yaşımda hiç başka bir işle meşgul olmadım. Fiziksel olarak beni zorlayacak çok fazla durum yaşamadım ve en büyük derdim herhalde sınav notlarım falandı diyebilirim. Şimdi o yaşlarda aile geçindirme sorumluluğu altında olduğunuzu hayal edin. Sekiz yaşından itibaren para kazanmak zorunda olduğunuzu düşünün. Günün nerdeyse 16 saati çalışıyorsunuz ve aldığınız ücret 10 sent??? Bir de kulağınıza sizin yaptığınız işin yarısını bile yapmayıp aldığınız maaşın iki katını alan insanlar olduğu bilgisi geliyor. O çıldırmışlığı, yılmışlığı hayal edin. Okul okumak falan Jack London için bir süreliğine zaten hikâye. Liseye çok geç başlıyor. Yaşça kendisinden küçük insanlarla aynı okulda okumak, aynı anda okulda yine hademelik yapmak ve alay geçilmelere kulak asmamak zorunda kalıyor.

    London sosyalizmi tembelliğinden, çalışmak istememesinden falan seçmiyor. Aksine o çalışmak ve çalıştığının karşılığını almak istiyor. Herkesin aynı yaşam standartlarına sahip olması gerektiğini de savunmuyor. O fırsat eşitliğinin, adil rekabetin ve onurlu çalışma koşullarının savaşını veriyor. Çok çalışan birinin az çalışan birine göre daha çok kazanması, varlıklı biri olması sorun değil. Ama çark işlemesi gerektiği gibi işlesin. Herkes hakkını alsın. Kendisi, kendini “Yük Hayvanı” olarak adlandırdığı, ağır işlerde çalıştığı daha çocukluk döneminde kapitalist sistemin ateşine odun olup yanmayı deneyimlemişti.

    Bu günlerin tek olumlu tarafı onun erken olgunlaşmasını, o yaştaki kimsenin sahip olamayacağı denli büyük deneyim kazanmasını ve görüşlerinin şekillendirmesi olabilir.

    17 yaşında da “usta denizci” ünvanıyla denize açılma şansı yakalıyor. Gemideki herkesi kıskandıracak bir kaptanlık sergiliyor. Sonraki yıllar sadece maddi beklentiyle Klondike’e altın aramaya gidiyor orda edindiği deneyimlerin ileride yazacağı hikâyelerindeki temaları oluşturacağından habersiz. Burada da hüsrana uğruyor. Birkaç toz parçasından başka altın maltın bulmuyor. Ama benim açımdan süreç sonuçtan daha önemli olduğundan orada maceracı kişiliğinin aldığı haz ve uzun vadede yazarlığına katkı sağlayacak, ona malzeme olacak şeyler yaşadığını düşününce pişman olunacak bir yolculuk gibi gelmiyor bana.

    İnceleme çok uzadı ve daha hayatının yarısını bile anlatmış değilim. Ne iki eşinden ne annesinden ne kızlarından ne yazar arkadaşlarından ne katıldığı toplantılardan, verdiği konferanslardan, Japonya’da savaş muhabirliği yaptığı yıllardan bahsedebildim ama amaç zaten kitabın özetini çıkarmak değil, kitabı okumak için iştahınızı kabartabilmek. Umarım okursunuz ve bu harika adama, haklı davasına ve yazarlığa giden yolda geçtiği engebeli yollara bizzat tanıklık edersiniz. Zira maceralarla, zorluklar geçmiş dolu dolu yaşanmış bir hayat söz konusu ve Jack London hep yaşadıklarını anlatmıştır. Kitapta eserlerine de değiniliyor ve görüyoruz ki hep hayatındaki kesitleri kurguyla süsleyerek işliyor. Sadece kitaplarını okusanız bile biyografideki çoğu şeyi artık biliyor olmuş olacaksınız amaaa YİNE DE OKUYUN EFEM.

    Ben çok memnun oldum Jack London gibi bir insanın hayatını böylesine özenle hazırlanmış bir biyografiden okumaktan. İyi ki üniversitede ilk senemde, ilk günümde tarih hocam “sizin yaşlarınızda olsam okuyacağım kitap Martin Eden olurdu” demiş, iyi ki kitaplarıyla tanışma şansım olmuş.

    Sevdiğim tüm ölmüşlere duyduğum aynı temenniyi onun için de besliyorum. Umarım ruhu şu an nerdeyse huzur içindedir. SEN ÇOK YAŞA KURT
  • Seni ne huzuru arayanlara, ne huzuru bulanlara, ne de huzurdan kaçanlara sordum. Güneşin sıcaklığını en iyi kim anlatabilir? Sıcaktan düşüp bayılan mı? Hayır, onun aşkı zayıftır. Güneşe yolculuk yapan mı? O da değil, gitse gitse nereye kadar gidebilir ki? Gölgeye sığınanlara ise güneşi hiç sormamalı. Aşk mabedim, Efendim, söyler misin, nedir bu çektiğim acıların manası? Bu ayrılığın esrarengizliği, yüreğime saldığın alevlerin lavlaşması içinse, yeterince erimedim mi ateş toplarında? Öyle yandım ki; Sen yandıkça, ben yanayım! Sen dondukça, ben de donayım!

    Yine kehkeşânlara kaçarak mı özleteceksin kendini? Özlemlerim, boşluğa atılan kuru karanfiller gibi sere serpe dağılıyor harayellerin, acının koynunda. İçime güneş doğmaz oldu artık sen gittin gideli. Göklere seninle buruç edecektim halbuki. Saçlarıma aklar düşmeye başlamış, sırf bu aşkın ceremesinden, serencame gökkubbeye niyaz edecek ve merhamet isteyecek kapılar dahi yüzüme kapanıyor. Sendedir bu boz bulanık sellere kapılan ömrümün mihrap ve minberi. Selâlar benim için okunuyor artık. Her seher vakti gözyaşım seccademde buğulanıyor, ama ne sesin geliyor uzaklardan, ne de nefesin.

    Ezanlar okunur günbegün ve içli içli, ama alnımı, alnına değdirmedikçe huzura ermeyecek bir çağıldama örseliyor şakaklarımı. Alnımda sanki Dağıstanlı atlılar ve ellerim titriyor zaman zaman bu divaneliğin ağır tütsüsüne. Ve omuzlarım çökeliyor seni düşündükçe. Unutma, şaheserin olan ben, gün geçtikçe artık viraneye dönüyorum, ama sen halâ bana dönmüyorsun! Muradım; Rabbü’l Alemin; bu sevdanın kadrini ve kıymetini kimseye muhtaç etmesin.

    Düşüncelerim, ipliği kopan tesbih taneleri gibi dağılıveriyor sensiz. Şimdi gözyaşlarımdan inci yapmak isterdim sana, keşke yanımda olsaydın. Kelimelerim şelâleleşiyor ne zaman sana dair bir şeyler yazmaya kalksam. Yanan alnım, müşfik avuçlarına ne kadar da muhtaç bilemezsin. Beni ne kadar ateşe versen de, hiçbir hatıramız küllenemez, bunu bilesin. Zümrüd-ü Anka gibi kendi külümden doğar ve katar katar Turnalar gibi kanat vurarak, yine revan olurum yollarına!

    Gözlerimde bir mahmurluk, sensiz uykularımda arda kalan, sinemde yumru yumru yutkunamadığım bir sıkıntı, nefeslerim yetmez oluyor artık şu garip canıma. Ve gözlerimi tavana mıhlamış, bir tek seni düşünüyorum. Alnımda boncuk boncuk soğuk terler, sesinden gayri her ne var ise şu alemde, kulağım işitmez oldu artık. Göz kapaklarım tutulmuş, hayalin perdelenmesin diye, artık gözyaşlarımda hasretlik tuzu bile kalmadı acılarımı ılık ılık dindirecek!

    Bir de üşümedir işliyor ruhuma apansız, kanım donuyor, sıcağın yok ki yanımda! O ayrılıktan kahroluyorum ve ardından sabah oluyor, yine bin bir eza ve cefa ile kahroluyorum işte! Biliyorsun, hünkârım sensin, sevgilim ve mabedim (sensin). Muradım; yedi göğün mevlâsı; bizi, bu kahırdan azat edesin!

    Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Şu dar göğsümün kazasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle ne olur! Her hecenin tınısında duymak istiyorum. Rüzgarlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüğün yollara toz olayım.

    Çöldeyim, susuzum,
    Kuyularda Yusuf’um,

    Sözlerin bana Züleyhâ, 
    Ateşlerde İbrahim’im,

    Gözlerin bana derya,
    Sancılar içinde Meryem’im,

    Bakışın bana İsa,
    Yaralar içinde Eyyub’um,

    Hasretin bana şifa, 
    Ölüler içinde bir ölüyüm,

    Ellerin bana musalla..

    Ey kalbimizde olan nur gel, didinmelerimin ve arzumun sonu gel, hayatımızın senin elinde olduğunu biliyorsun, hayatı, kullarını sıkıntı yapma gel. Ey aşk, ey maşuk, engelleri aş ve inadı bırak da gel. Ey Hüdhüdlerin sahibi olan Süleyman, lütfedip de bizi aramak üzere gel. Ruhlar senin kaybolmandan ötürü inleyip feryat ediyorlar, miadını doldur da gel. Ayıplarını ört, iyilikleri saç, cömert olanların adeti de böyledir gel. Farsça ‘gel’ nasıl derler? ‘Biya’mı? Ya gel veya bizim davetimize hak ver de gel. Geleceğin zaman muradımız ne de açılır. Gelmeyeceğin zaman da muradımız ne kesat olur; gel. Ey Arabın Kürşadı! Ey İran’ın Kubad’ı! Kalbimi hatıranla fethedersin gel. İçim sana gel deyicidir. Ey varlığından olacak olan varlık, gel.

    Gittin ya, kalsan ne güzel olurdu, gitmişin neye yarar? Sen gittin ama bak senle ilgili olan bir şey bende, sessizlik bende. Gittin, heyhat, pervane’ye döndü narin yüreğim sensizliğinde. Her yalnız aşık değildir, ama her yanmış aşkın kuyusunda yalnızdır. Ateşinden değil, ateşsizliğinden yanmışım. Ey aşkın sesi, nefesi gel bir an evvel. Dinsin artık kıyametin gürültüsü!
  • Kitabı “Kadın Yazarları Okuma” etkinliği kapsamında okudum. Etkinlik sayfası bir gidip, bir geldiği için orada paylaşamayacağım.. Etkinlik kapsamında emeği geçenlere teşekkürlerimi iletiyorum…

    İncelemeye başlamadan önce, YouTube üzerinden güzel bir kadın vokaller listesi ayarladım. Metal müzik eşliğinde incelemeye başlıyorum!

    Sevgili Virginia, seni anlıyor, duygularını paylaşıyor ve yanında olduğumu en başından bildirmek istiyorum! Sevgili Virginia, belki de her şeye rağmen bugünleri görseydin, bir 100 yıl sonra bazı şeylerin daha da değiştiğini ve geliştiğini görecektin. Bu gelişmişliğin yanında zorbalıkları da görecektin… Bundan Dört Yüz Yıl geriye gittiğimizde, bugünlerin hayal bile edilemeyeceğini kesinkes düşünebiliriz. Dünden, bugüne neler oldu, neler yaşandı sevgili Virginia, şimdi bunlar hakkında birkaç kelam etmem gerekecek…

    Bu incelemeyi Kadınlara, Kendisini Kadın gibi hisseden ve Kadınları Anlayan, Onları Savunan, Birlikte Her zorluğa Göğüs Gerebilecek Herkese İthaf ediyorum...

    Geçmişe bir yolculuk yapalım, sonra günümüzün merdivenlerinden yavaş yavaş çıkalım… Kadın tüm çağlarda aşağılanmış ve asla öne çıkartılmaması gereken bir cins olmuştur. Burada bahsettiğimiz konu Kadın ve Erkek cinsinden biri olması hususudur. Kitabı okurken bir çok örnek geldi aklıma. Diziler, Filmler, Kitaplar ve yaşadığım olaylar.. İlk önce şunu anlayamıyorum, bizi biz yapan olgu annelerimizdir. Nasıl bir insanlık ki, annesinden çıkmış olmasına karşın kadını hakir görür? Kadını nasıl önemsiz bir varlık olarak kabul eder, nasıl şiddet gösterir, nasıl onu toplumdan uzak tutar. Nasıl olur ki kapalı kapılar arkasında saklanmasına sebep olur? Hangi sebeple onun Tiyatro oyununda oynayamayacağını, kitap yazamayacağını, şarkı besteleyemeyeceğini söyler?

    Sayın okurlar söyler misiniz, hangi hastalıklı düşünce Kadını işe yaramaz olarak tanımlayıp, ayak işlerine layık görür, hangi mantık onları beceriksiz ilan eder? Bu görüş ve türevlerini savunan herkes kesinkes söyleyeyim hastalıklı bir düşünce yapısına sahiptir. Bunun izahı olmamakla birlikte, tek bir tedavisi vardır: KADIN = ERKEK, ERKEK = KADIN mantığının, o güzel beyninde dalgalanmasıdır…

    Her sayfada yeni şeyler düşünmeye başladım.. Aklıma ilk olarak Agora filmi geldi… (***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… )
    Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikaye de bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor. Hypatia, bir şeyleri başarmak için uğraşırken ve insanlığa dair yeni keşifler yapmaya çalışırken, hem kendi erkek öğrencileri tarafından hem de etrafındaki erkekler tarafından sürekli aşağılanır. Filmi izlediğinizde sabredemeyeceğiniz bir çok sahne var. Dini unsurlar kullanarak bir kadın toplumda nasıl en rezil duruma sokulur ve linç edilir çok iyi özetleniyor. Dik duran ve kimseye boyun eğmeyen bir kadındır Hypatia.. Bir çok erkek ona saygı duysa da, saygı duymayan ve sırf kadın olduğu için aşağılayan bir kitle ile karşılaşır. Ben filmi izlerken çok sinirlenmiştim. Filmin sonuna doğru ise üzüntü içindeydim. Erkekler, Kadınları sırf kadın olduğu için değil, Kadınlar ile baş edemeyeceklerini bildikleri için bu duruma sokmaktadır. Bunu net olarak görebileceğiniz bil filmdir Agora.. Kesinlikle izleyiniz…

    Birkaç örnek daha vereceğim birazdan… Örneklere geçmeden önce sorgulamaya devam edelim. Bir kadın neden sadece hizmetçi olmak zorundadır? Bir kadın neden erkek himayesinde köle zihniyetinde yaşamalıdır? Bir kadın neden tek başına, özgürce ayakta durmamalıdır? Neden Kadınların hakları 19. yüz yıla kadar yok hükmündeydi? Bu durumu yıkan şeylerin en başında iletişim araçları mı gelmektedir? Kadınların sesi neden çıkmamış ve bu durumu kabullenmişlerdir? Yoksa kabullenmek zorunda mı kalmışlardır ya da bırakılmışlar mıdır?

    ...Konumları zorla kabul ettirtilmiştir, çünkü; kadın tek başına dolaşamaz, yoksa arkasından hayal edemeyeceğiniz yaftalar yapıştırılır, eşi ölmüş ya da onu terk etmişse bir de çocuğu varsa erkekler tarafından hemen yollu olarak görülür, ona göre muamele yapılırdı. Günümüzde de benzer şeyler olsa da 1600-1950 yıllarını düşününce daha da sıkıntı bir durum söz konusudur. Günümüzde bir kadın içten çökertilmemiş ve özellikle gücü kaybettirilmemişse, baş edemeyeceği bir durum yoktur. Geçmişin kirli sayfalarında ise bu durum böyle değildir….

    ***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… İkinci örnek olarak aklıma Wonder Woman filmi geldi. DC karakterlerinden biri olan Wonder Woman’ın sinemaya aktarılması harika bir olaydı benim için. Hem kadın süperkahraman olgusunun yerleşmesi hem de kadınların yan rolden kurtulup, biz de güçlüyüz diyebilmesinin anahtarlarındandı… İlk çekilen Wonder Woman’dan sonra Justice League çekildi.. Türkçe Adı ile Adalet Birliği.. İlk solo filme karşılık bu filmde, Batman, Superman, Wonder Woman, Flash ve Aquaman gibi DC evreninin süper "yıldızlarını" bir araya geldi.. Hızlı geçiyorum hemen… Bu iki filmin farkı şudur… Wonder Woman filminin Yönetmeni Feminist Patty Jenkins iken Justice League filminin yönetmeni Zack Snyder’dir. Yani bir erkek yönetmen. Bu iki film arasında yaşanan durum şudur, ilk filminde Wonder Woman gayet usturuplu bir şekilde giyinmiş, zaten amazon un o güzelliğine uygun bir kostüm giymiştir. Yeterince açık bir kostümdür ama doğru dizayn edilmiştir. İlk filmde Gal Gadot’un çekimleri genel olarak bel üstü ve normalken, Adalet Briliği filminde aynı karakter tam tersi daha açık giydirilip, kadrajın bel altına inmesi sağlanmıştır? Bu ne saçmalıktı, bu ne şovmenlikti hiçbir anlam veremedim. Tek verdiğim anlam şu idi, 2018 yılında da olsak, kadınlar daha fazla ilgi çekmek için hala kullanılmaktadır. İki film arasında bu konuda çok değişik durumlar var ama incelemeyi uzattığından değinmiyorum.

    Tekrar geçmişe dönelim.. Cumhuriyet döneminden önce kadınlara baktığımızda ne görüyoruz? Ben bir şey görmüyorum. Belki birkaç isim ön planda ama onlarda ufak bir kısımda. 1918’lere kadar kaç yazarımız var? 1-2? Kısacası yok denecek rakamlar. Kadınlar yazar mı olacakmış o dönemde tamam tamam gülmeyelim.. Kadınların temel hak ve özgürlüklerini kazanması Cumhuriyet dönemi ve sonrasında olmuştur. Bu nasıl bir rezalettir ki, bir erkek gördüğünde bir kadın arkasını dönüp, yere çömelip başını eğsin ve erkek geçsin.. Bu nasıl biz zihindir ki, erkek önce yürüsün eşi ve kız çocuklar arkadan gelsin, bu nasıl bir mantıktır ki, kadın tek başına çarşıya çıkamasın ? Ülkemiz kadınlarının 1900’ler de ki okuma oranı komiktir. 0,06 gibi bir rakamdır. Yok gibi bir şeydir. Cumhuriyet dönemi sorası neler mi olmuştur? Yazarlarımız, şairlerimiz olmuştur, öğretmenlerimiz ve profesörlerimiz olmuştur, Sinema ve Tiyatro sanatçılarımız, şarkıcılarımız, Bale yapabilen, dans edebilen kadınlarımız olmuştur. Uçak pilotu olmuştur kadınımız.. Köhne bir zihniyetten çıkarılıp, modern dünyanın ilk atılımları olmuştur. O yıllarda Amerika ve Avrupa kıtası bile bu özgürlük kıstaslarına şaşmış kalmıştır. Times’ın o dönemki yayınlarına bakabilirsiniz.

    İncelemeyi daha fazla uzatmak istemesem de kısacık bir kitap bana yazdırdıkça yazdırıyor. Son olarak değineceğim konular Ölmek İçin On Üç sebep dizisini izleyerek bir genç kızın başına nelerin gelebileceğini, Damızlık Kızın Öyküsünü izleyerek kadınların toplumdaki rolünün ne kadar düşürülmüş olduğunu göreceksiniz. İki dizinin de kitapları mevcut. Damızlık kızın öyküsü dizisini ilk bölümde bıraktım. Ben katlanamadım bu zulme. Kaldıramadım. Devamında neler yaşandı bilmiyorum. Sizler bakıp öğrenebilirsiniz. Damızlık Kızın Öyküsü ve Ölmek İçin On Üç Sebep (Kitaplar nasıldır bilmiyorum ama diziler fazlasıyla ders verici ve toplumun kadına bakış açısını fazlasıyla gösteriyor.) Daha fazla örnek tabi ki verilebilir ben bunları seçtim. Ema Watson’ı da özellikle takibe alın. Sense8 dizisini izleyerek dünya görüşünüze biraz fark katıp, Black Mirror ile kendinize güzel dersler çıkarabilirsiniz.

    Yaptığım eleştireler ve söylemler yaşanmış ve yaşanan şeylerdir. Kadın her zaman toplumdan uzak tutulmak istenmiştir. Kadın küçük görülmüş ve beceriksiz olarak lanse edilmiştir. Hayır kadın bunların hiçbiri olmamakla birlikte çok daha fazlasıdır. Her iki cinsin tabi ki iyi ya da kötü insan türleri mevcut bu durumları konumuzdan ayrı tutuyorum.

    Son olarak diyeceğim şudur ki;

    Geçmişi, geri giderek değiştiremezsiniz. Geleceği umarak ya da ümit ederek şekillendiremezsiniz. Yaşamamız gereken ne ise şuan yaşadıklarımızdan ibarettir. A’nı yaşayanlar ne geçmişte kalır ne de geleceğin hayalini kurar. Hayatımızın asıl manası tam olarak şuandadır. Bugünden şekillenmedikçe yarının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi ders alınacak bir yapı olarak düşünüp, yarın için bugünden harekete geçmeliyiz. Cins ayrımı, ten rengi ayrımı yapmamalıyız. Hepimiz bu dünyanın İnsanlarıyız.. Bunu unutmamalıyız..

    Kadın yardıma muhtaç değildir. Kendi başının çaresine bakabilir. Biz erkeklerin yapması gereken tek şey, kas gücüne güvenerek onları sindirmeye çalışmamalıyız. İnanın beyler, beyin gücü kas gücünü yener… ;)

    İncelememi sonlandırıyorum.. ve güzel bir söz ile sizlere veda ediyorum…

    “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

    ~Mustafa Kemal Atatürk

    Kitabı şiddetle tavsiye eder, iyi okumalar dilerim….
  • Her yolculuk arifesinde olduğu gibi içim kıpır kıpır, ama daha çok var bu seyahate. Yolculuğumun zamanı gelmedi henüz. Bir süre daha buradayım. Yapılacak işlerim, düşünülecek anılarım, anlatılacak öykülerim var. Onlar bilmiyorlar bunu, pıtır pıtır yatağımın çevresinde dolaşıp duranlar, benim için endişe edenler . Hiçbir şey bilmiyorlar, Ne kadar bilinçsizler, Tanrım! Benim kendilerini duymadığımı birazdan öleceğimi sanarak dört dönüyorlar etrafımda, ara sıra üzerime eğilip benimle konuşmaya çalışıyorlar.

    Hiç düş kırıklığına uğramayanlar, hiç umut beslememiş olanlardır.

    O kadar ki imlası düzgün demek; Osmanlıcada ‘’yarı bilgin’’ anlamına geliyordu.

    Bir insanın bedeninin yatağa bağlı kalması mı daha korkunçtur, yoksa ruhunun dört duvar arasına düşmesi mi? Ben her ikisini de yaşadım, biliyorum. İnanın bana, ikincisi daha azap veriyor, hem insanın kendine hem de etrafındakilere.

    İngilizler gibi olsana, onlar çocukları gözleriyle sever.

    Yüz kişide bir kişi kurtulabiliyormuş ameliyatta, o bir kişi ben olursam düşünürüz demiştim ne kalleşçe bir davranıştı benimki, ölüm yolculuğumda, elimi tutacak tek dostumu, küçük bir ümitle başucuma bağlamak istiyordum, yalnızlık korkunçtu.

    Ölümden bu kadar korkunca ölüm hiç affetmez hemen gelir.

    Demek ki annem sergimin sonuna kadar ayak diremişti ölüme, son gayretiyle mutluluğumu paylaşmaya gelmiş, serginin bitimine kadar kalmıştı. Yatağın yanına yere çöktüm, elini tuttum.

    İnanamıyordum, birkaç saat öncesine kadar sıcaklığını hissettiğim, sesini duyduğum annem yoktu. Bir an önce varken, bir an sonra yoktu. Bir kızıllık yansıyordu gözüme. Bu varoluşla yokoluş anını bir yerlerden hatırlıyordum...biliyordu. Daha önce yaşamıştım sanki... Boğaz’da bir gün..Anadoluhisarı’nda.. o mucizeyi yaşarken, o doğa mucizesini...güneş bir anda yok olup gitmişti ufuktan. Tıpkı annem gibi, bir an varken yok olmuştu, inanılmazdı, dayanılmazdı, katlanılmazdı, yaşlar art arda düşüyordu gözlerimden. Yanaklarımdan kayarak annemin yüzüne damlıyordu. Yıllar sonra seramiğe resmedecektim..

    Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek istiyorum.

    Neden yaptınız bunları? Ne ifade ediyorlar diye? ‘’Bugünün insanını, dedi Füreya. Bir boşluğa doğru gidiyorlar, baksana. Kişiliklerini yitirmişler, ruhları ölü, beklentileri yok. Yaşamıyorlar. Belki çok şeyleri var ama hiçbir şeyleri yok.

    Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü..

    Ben bir avuç tozum savur göklere, samanyolları yarat, gövdemde set çek ölüme.
  • “Uzun zaman önce,” diye yazmıştı şair Ovidius, İsa’dan biraz önce,
    Dünya... daha iyi şeyler sunardı - ekmeden ürün verirdi,
    Dalda meyve, meşe oyuğunda bal olurdu.
    Hiç kimse tarlaları sabanla deşmezdi
    Toprağı sınırlara bölmezdi hiç kimse
    Ve suları kürekle yarmazdı -
    Kıyı dünyanın sonuydu.
    Ah doğuştan zeki insan, buluşlarının kurbanı
    Öyle korkunç ki yaratıcılığın,
    Ne işe yarar şehirleri çevreleyen şu yüksek duvarlar
    Ve niye savaşmak için silahlar?

    Yaşı biraz büyük olanlar bilir ( liseliler üzgünüm ), 2012 görünürde olmasa da arka planda bütün dünya insanlarında düşünce anlamında kırılmanın olduğu enteresan bir yıl oldu. Haliyle yazım dünyası da bu kırılmadan nasibini aldı. 2012 öncesine baktığımızda The Secret - Sır tadında yeryüzünün en minnoşu sensin, işte karmanın işi gücü yok senin köpeğin olsun emret yapsın, sen şöyle mükemmelsin de böyle içindeki gücü keşfetmelisin diye diye milleti yürüyen kibir abidelerine çeviren kitaplarla dolmuştu ortalık. Hatta bu söylemler o kadar ele ayağa düştü ki, migrosa un almaya gittiğinizde hemen yan tarafında bu kitaplarla karşılaşabilirdiniz. Düşünsenize altın gününe kek yapmak için un almaya gittiğiniz marketten size hayatın sırrını vaad eden bir kitapla dönüyorsunuz. Düşünemediyseniz o korkunç döneme denk gelmeyen şanslı insanlardansınız demektir. Kendinizi alnınızdan öpebilirsiniz.

    2012 sonrasında ise Yuval Noah Harari 'nin Sapiens'i gibi '' Hayır arkadaşım sen öyle sana söylendiği gibi mükemmel, dünyanın merkezinde olan bir varlık değilsin. Gel beraber ta en başından bugüne kadar senin tarihinde bir yolculuk yapalım. Dünyayı nasıl mahvettiğini , kendi türün dahil ne kadar büyük katliamlar yaptığını, doğanın sana olan bütün cömertliğine karşılık ona nasıl ihanet ettiğini kendin gör. '' diyerek gerçekleri tokat gibi yüzümüze vuran kitaplar Secret'ların yerini almaya başladı. İlerlemenin Kısa Tarihi ise yayımlandığı tarih ve içeriği itibariyle kendi kulvarında fark atan harika bir kitap. Yirmiden fazla dile çevrilen 182 sayfalık bu konsantre kitapta Ronald Wright; insanlığın hikayesini Neandertal - Cro magnon katliamlarından itibaren anlatmaya başlayıp, sonrasında Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma, Mısır, Çin gibi kadim uygarlıkların da hikayesi ile harmanlayıp medeniyetin geldiği ve gitmekte olduğu yön üzerine zengin bir kritik sağlıyor okuyucusuna. İlerlemenin insan ırkı üzerindeki neredeyse algoritmik bir işleyişle tekrarlayan olumsuz yönlerini ve sonunda kendi kendisini tüketen ve fasit bir daire halini alan tarihini çarpıcı bir dille aktarıyor meraklılarına. Kısa ama ihtişamlı bu yolculukta, medeniyet dediğimiz kavramın aslında ne kadar kırılgan olduğuna antropolojik ve arkeolojik bulgular rehberliğinde şahitlik edeceğiz. Ve Ronald Wright 'ın özellikle Paskalya Adası, Sümerler, Mayalar ve Roma tarihi üzerinden yaptığı analizler ve düşünce örgüleri sayesinde medeniyetlerin şahlanışı ve çöküşü üzerinden kendi global medeniyetimiz nereye gidiyor sorusuna cevaplar bulacağız.

    Kitabın ilk bölümü olan Gauguin’in Soruları kısmında, çocuğunun ölümü sonrasında Gauguin’in çizdiği duvar resmine yazdığı; '' D’Où Venons Nous? Que Sommes Nous? Où Allons Nous? Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? '' sorularıyla insanoğlunun sefine-i zaman içerisindeki yolculuğunun nerede başladığı, ne olduğu ve geminin yönünün nereye doğru gittiği üzerine çıkarımlarda bulunulmaya çalışılıyor. Bu kısımda; Sümerler, Mayalar, Mezopotamya, Roma gibi her biri neredeyse 1000 yıl ayakta kalmış ve en sonunda doğayı tüketerek yıkılmış bu antik medeniyetlerin; ilerleme retoriğinin aklın ötesine geçirip, felakete sürükleyen içsel mantığına, baştan çıkarıcı tuzaklarına, vaad ettiği ütopyalara karşın sunduğu yıkımlara dair verdiği örnekler muazzam.

    İlerlemeye, teknolojiye, daha fazla güce, daha fazla zenginliğe olan doyumsuz istek bizleri bağımlı yapar. '' Maddi ilerleme ancak daha fazla ilerlemeyle çözülen -ya da çözülebilir gibi görünen- sorunlar yaratır. Tekrar etmekte yarar var: Burada sorun işin ölçüsündedir. Güçlü bir patlama yararlı olabilir, ancak daha güçlüsü dünyanın sonunu getirir. '' Biz şuan medeniyet olarak '' daha güçlü patlamanın '' dünyamızı yok edeceği şafağın arifesindeyiz. 1970 öncesinde dünya kaynaklarını yıllık ortalama yüzde kırk gibi bir oranla tüketirken, bugün bu oran yüzde yüzyirmibeşi bulmuş durumda. Yani aslında bugün yamyamca tükettiğimiz her şey yarından, çocuklarımızdan, torunlarımızdan gasp ederek tükettiğimiz dünyanın cesedinden parçalar. Bu tüketim çılgınlığını şuan dünyayı dev bir kanser hücresi gibi hunharca tüketen ülke USA üzerinden örneklemek istiyorum. Bir yerde şöyle bir istatistik okumuştum; USA nüfus olarak dünyanın yüzde beşini oluşturmasına rağmen, tek başına dünyadaki kaynakların yüzde otuzunu tüketiyor. Dünyanın geri kalan ülkeleri USA gibi dünyadaki kaynakları gasp edecek olsa kaynakların bize yetmesi için en az beş dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı.

    Kılıç dişli kedinin avı tükendiğinde kedi de tükenmiş olacak ama bu gerçeğe kör hale gelmiş durumdayız. Cambridge Üniversitesi üyesi Martin Rees'in, 2003 tarihli Son Yüzyılımız (Our Final Century) adlı kitabında vardığı sonuçta belirttiği gibi avımızı yani kendimizi tüketmek üzere olduğumuzun farkına varmamız için elimizde çok çok kısıtlı bir zaman var sadece. (“Tüm uluslar mevcut teknoloji temelinde düşük riskli ve sürdürülebilir politikalar üretmedikleri sürece... mevcut uygarlığımızın içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna kadar... ayakta kalması ihtimali yüzde elliden daha azdır.” ) Üstelik bizim yıkılışımız ne Sümer'in, ne Paskalya'nın, ne Maya'nın, ne de Roma'nın yıkılışı gibi en fazla yarım milyonun etkilendiği bir çöküş olmayacak, çok daha küresel bir felaketten milyarca insan etkilenecek. ‘’ Bu anlamda böyle bir uygarlık doruk noktasına vardığında, ekolojiden talebi azami seviyeye çıktığında en istikrarsız halini alır. Yeni bir zenginlik ya da enerji kaynağı belirmedikçe, üretimi artırmanın ya da doğal dengesizliklere karşı koymanın yolu kalmaz. İleri gitmenin tek yolu doğadan ve insanlıktan yeni borçlar almaktır. ‘’


    İlerlemenin hızı korkunçtur. Eski devirlerde yaşayan insanların çoğu kültürel değişimin farkına varamıyordu. Çünkü dört beş nesil boyunca bile ilerlemenin hızı yeni emekleyen bir bebek hızındaydı. İlk yontulan çakmak taşı ve ilk eritilen demir arasında yaklaşık 3 milyon yıl varken, ilk eritilen demirle hidrojen bombası arasında geçen süre yalnızca 3000 yıldır. İlerlemedeki bu aritmetik artış yüzünden babanızla dedeniz arasındaki ilerleme farkı beş birim birimken, sizin ve çocuğunuzun arasındaki fark 25 birim olacaktır. İlerlemedeki bu devasa fark, yıkım ve çöküşte de aynı oranda fark oluşturur. ‘’ Uygarlıklar genelde ansızın çöker -İskambilden Kule etkisi-, çünkü ekolojiden talepleri en üst seviyeye çıktığında, doğadaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale gelirler, iklim değişikliğinin yarattığı en acil tehlike, hava durumundaki ani değişimlerin ekinleri heba etmesi ve dünyanın yiyecek rezervlerinin ciddi biçimde zarar görmesidir. ‘’ Bugün tedbir aldığımızda belki on senede çözebileceğimiz sorunlar çocuklarımızın çözmesi için ertelenecek olursa çözülmesi ve geri dönüşü imkansız felaketlere döneceklerdir. İlerlemedeki aritmetik artış çözümsüzlükte de aynı oranda işler çünkü. Zaman insanı yutmak için ağzını sonuna kadar açmış bir gayya kuyusu. Bugün kuyunun ağzına yakınken çıkmak için çabalamazsak, yarın o kuyunun dibinden çıkmak belki de imkansız olacak.



    Başka bir yerde okuduğum bir istatistikle de bu üretim ve tüketim çılgınlığında yitirdiğimiz hayvan türlerini, bitki çeşitliliğini, tarımsal ürün çeşitliliğini ilerlemeye nasıl kurban ettiğimizi ve bu dünya pazarı denen bu yağmacı canavarın dişleri arasında nasıl öğüttüğümüzü anlatmak istiyorum. 1970 öncesinde var olan hayvan ve bitki türlerinin bugün yalnızca yüzde kırkı yaşıyor. Tarımda nitelik niceliğe kurban edildi. Daha çok üretimle daha fazla insanın karnı doydu ama bu insanların daha iyi yaşadığı veya nitelikli ve besleyici besinlerle beslediği anlamına gelmiyor.
    ‘’ İnsanoğlu geniş bir yabanıl gıda deposunu, bir avuç nişastalı besin uğruna -buğday, arpa, pirinç, patates, mısır- heba etmiştir. Biz bitkileri ehlileştirdikçe onlar da bizi ehlileştirmiştir. ‘’
    Bugün gıda krizine getirebildiğimiz bütün çözümler toprağa ve bitki çeşitliliğine büyük zararlar vermek pahasına da olsa melez tohumlama, gdo ve tarımsal ilaçlamadan ibaret. Bunun da teknik olarak kiri halı altına süpürmekten hiçbir farkı yok maalesef.



    Bizi bekleyen malum sonu tahmin etmek için Nostradamus olmaya gerek yok . Bunlar geleceğe yönelik kehanetler de değil zaten. Verilerin bize sunduğu önlemez gelecek tahminleri. Dünyadaki en büyük sorun terörmüş gibi kafamızı Yankilerin bize ürettiği yapay gündem kumullarına gömmüş durumdayız. Halbuki dünya üzerinde şuan şu satırları okuduğunuz dakikalarda yaşanan felaketlerin bize bas bas bağırarak anlatmaya çalıştığı üzere dünyanın yani insanlığın en büyük sorunu tüketim çılgınlığı ve adaletsiz dağılan gelirdir. Açlık, kıta ölçeğinde yaşanan bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliği, adaletsiz gelir dağılımı ile kıyaslandığında terörizm, dünyanın en küçük sorunlarından biridir. USA 'in 11 eylül sonrası dünyayı altüst ettiği saldırıda ölenlerin sayısı 3000 iken, dünyada kirli sular yüzünden her gün yirmi beş bin insan hayatını kaybediyor, her yıl yirmi milyon çocuk yetersiz beslenme yüzünden zeka özürlü doğuyor. Açlık ve eşitsizlik her saniye bizden binlerce can almaya devam ediyor. Bu korkunç distopyayı yıkmanın, bu sorunları aşmanın tek yolu kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp zor da olsa adaleti talep etmek. Birleşmiş Milletlerin 1998’de yaptığı bir çalışmaya göre dikkatli harcandığı takdirde 40 milyar dolar, dünyanın en yoksullarının temel ihtiyaçlarını, temiz su ve sağlık gereksinimlerini karşılamak için yeterli bir miktar. Bugün militarist dürtüler ve korku imparatorluğunun yarattığı yapay düşmanları, yel değirmenlerini alt etmek için ürettiğimiz, belki de hiç kullanmayacağımız bir silah projesi için harcanan miktardan kat kat az bir kaynakla dünyayı yeryüzü cennetine çevirebiliriz.


    Kur'an'da Mü'min suresinde şöyle bir ayet geçer; “Firavun: Haman! Benim için bir kule inşa et, dedi, Umarım ki böylece yükselebilir, göklere yol bulur da Mûsâ’nın Tanrısına ulaşırım. Gerçi ben onun yalancı olduğunu zannediyorum ya, (neyse!) İşte böylece, Firavun’un kötü gidişatı kendisine cazip göründü ve yoldan çıkarıldı. Sonuç itibariyle Firavunun hilesi ve düzeni de tamamen boşa çıktı.” şeklinde bir ayet geçer. İnsanın kibrine yenik düştüğü bu fasit daire hemen hemen bütün dinlerin ve öğretilerin insanı uyardığı bir tuzak. Kadim uygarlıklardan günümüze varıncaya kadar içimizden bir türlü söküp atamadığımız ellerimizle yaptıklarımıza tapma ve en sonunda ellerimizle ürettiklerimizin bizi tüketmesi durumu kitapta Paskalya Adası örneği üzerinden anlatılmış. Heykel, Kule, Saray, Plaza, Gökdelenler yapıp acizliğimizi ve fakirliğimizi bu kumdan kalelerdeki ihtişamla örtbas etme kültü, ideolojik bir hastalık, kendini yok eden bir delilik sanrısı. Kendimize hangi devirde hangi ismi verirsek verelim; Yahudi, Hristiyan, Deist, Müslüman, Budist, Ateist… İnsanlığın genelinin inandığı tek bir din var: Tüketim dini. Seks, yiyecek, zenginlik, iktidar, ayrıcalık gibi bizi cezp eden ibadetlerle dolu bu din, kapitalist ilerlemenin ana dayanağıdır. Ve bu yanıltıcı seraptan uyanmazsak eninde sonunda ellerimizle ürettiklerimiz bizim sonumuzu getirecek.
    “ Yıkım, tekrar geldiğinde, bu defa küresel olacak... Dünya uygarlığı bir bütün halinde yıkılacaktır.”


    Medeniyet, insanlığın son döneminde hızı katlanarak artan bir deneyim. Bu deneyimin özrü ise ilerlemeye mecbur olduğu gibi yol boyunca ilerleme tuzakları ile dolu olması. ‘’ Nehir kıyısında verimli bir arazi üstüne küçük bir köy kurmak iyi bir fikirdir. Ancak köy kente dönüştüğünde ve verimli toprağın sınırlarını aştığında kötü bir fikir haline gelir. Başlangıçta önlemek mümkünken, sonradan tedavi olanaksızlaşır. ‘’ Ama bütün bu korkunç deneyimlere rağmen uygarlık ve refah denenmeye değer bir deneyimdir. Yapmamız gereken bu deneyimin tehlikelerini sümen altı etmek yerine bunların farkına varıp gerekli tedbirleri almak.


    Paskalya adası deneyimini küresel ölçekte yaşamak zorunda değiliz. Çünkü bu sefer yıkım dünyamızı hedefliyor ve en azından şimdilik medeniyetimizi taşıyıp yeni bir hayat kurabileceğimiz bir başka dünyamız yok.
    ‘’ Uygarlık doğal sermaye kullanarak değil, ancak doğanın menfaatini gözeterek ayakta kalabilir. ‘’
    Ve bu reformlar kendimizden fedakarlık yaparak gerçekleştireceğimiz katlanmalara dayanmıyor. Doğayı, dünyamızı onun hayrı için değil kendimizin ve türümüzün uzun vadeli çıkarları için korumak zorundayız. Bu neslimize borçlu olduğumuz ahlaki bir sorumluluk. Ancak hepimizin şahit olduğu üzere kısa süreli, günü kurtaran çıkarlarımıza ve menfaatlerimize ters düştüğünden tüm bu gerçeklere kulağımızı tıkamakla yetiniyoruz. Şuan çoğumuz farkında olmasak da bu tüketim kültürünün ortaya çıkardığı sistem bir intihar makinesinden farksız.
    ‘’ Seyahatinin sonunda Wells’in Zaman Yolcusu uygarlığı, “sonunda kendi yaratıcılarını...kaçınılmaz olarak yok edecek budalaca bir yığma” olarak tanımlar. ‘’


    Bu uyanışın ve gidişatımızın vehametinin farkına varmak adına İlerlemenin Kısa Tarihi’ni dünyada yaşayıp da tüketici olan her bireye okutmak lazım. Uzun zaman için inceleme yapmaya dair bir planım yoktu. Ama kitabı o kadar etkileyici buldum ki sadece okudum diye işaretleyip geçmek istemedim. Lütfen ama lütfen bu kitabı sesli bir şekilde sokaklarda okuyun. Sohbetlerde konu olarak işleyin. Ve dünyamızı kurtarmak adına size düşeni yapın.


    NOT: Kitabın rehberliğinde yapılmış muhteşem bir belgeselden bahsetmek istiyorum size. Martin Scorsese'nin yapımcılığını üstlendiği, Stephen W. Hawking (toprağı bol olsun ) gibi bilim adamlarını ve Margaret Atwood gibi yazarları bir araya getiren, kitabın yazarı Ronald Wright ’ın da bulunduğu "Surviving Progress" isimli belgeseli de kitap sonrası izlemenizi tavsiye ederim.
    https://www.youtube.com/watch?v=fGyU6MEstjU

    Belgeselception notu:
    1- Yıkımı ve bu yıkımdan nasıl geri dönerizi görmek isteyenler için ‘’ Home ‘’ belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. Ekran başında geçireceğiniz en dolu dolu 1.5 saatiniz olacağını söyleyebilirim.
    https://www.youtube.com/watch?v=rurtJhnEkTE

    2- Why Poverty = Neden Yoksulluk Belgeseli - Fakirlerin Hikayesi
    https://www.youtube.com/watch?v=RTTf-spHvyY

    aLi | Cahil Bilge Notu:
    Story Of Stuff: https://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o
    'Yaşasın Alışveriş': https://www.youtube.com/watch?v=9sIw4TYNE88

    " SON IRMAK KURUDUĞUNDA, SON AĞAÇ KESİLDİĞİNDE, SON BALIK TUTULDUĞUNDA, BEYAZ ADAM PARANIN YENMEYECEK BİR ŞEY OLDUĞUNU ANLAYACAK! ''