"Eskiden benim vücudumda, şu otun ve şu böceğin (bak işte öbür otu istemedi, kanatlarını açtı ve uçtu) vücudunda fiziksel, kimyasal, fizyolojik yasalara göre bir madde alışverişi olduğunu söylerdim. Ama kavaklarla, bulutlarla, parça parça sislerle birlikte hepimizde bir gelişme oluyor. Gelişme nereden geliyor, nereye doğru gidiyor? Sonsuz bir gelişme ve mücadele mi?.. Sonsuzlukta bir yön, bir mücadele olabilir mi sanki? Ve en çok bu yolda kafa yorduğum halde hayatın anlamını, heyecanlarımın ve isteklerimin anlamını yine de kavrayamadığım için hayret ederdim. Oysa içimdeki heye- canların anlamı, hep onlara uygun yaşayacak ve bir köylü bana Tanrı için, ruhun için yaşamalı dediğinde şaşıracak ve sevinecek kadar açıkmış.
Ben hiçbir şey keşfetmedim. Yalnızca neyi bildiğimi öğrendim. Hayatın bana sadece geçmişte değil, şimdi de verdiği gücü anladım. Aldatmacadan kurtuldum, efendimi tanıdım."
Umutsuz şekilde hasta olan sevgili ağabeyini gördüğünde ölüm düşüncesinin ortaya çıktığı şu son iki yıl boyunca dü- şüncelerinin tüm akışını kısaca aklından geçirdi.
Her insan için ve kendisi için gelecekte acılardan, ölümden ve sonsuza dek unutulmaktan başka hiçbir şey olmadığını ilk kez o zaman açıkça anlamıştı, bu şekilde yaşanamayacağına, ya hayatı bir şeytanın kötü bir alayı olarak görünmeyecek bi- çimde açıklamak ya da kendini vurmak gerektiğine karar vermişti.
Fakat ne onu, ne öbürünü yapmamış, yaşamaya, düşünmeye ve hissetmeye devam etmiş, hatta tam o sırada evlenmiş, pek çok sevinçler yaşamış, hayatının ne önem taşıdığını düşünmediği zaman mutlu olmuştu. Peki bu ne anlama geliyordu? Bu, onun iyi yaşadığı, ama kötü düşündüğü anlamına geliyordu. Farkında olmadan annesinin sütüyle birlikte emdiği manevi gerçeklerle yaşamıştı, ama düşünürken bu gerçekleri kabul etmek bir yana,