Başımız sağolsun
Ne bir feryat duyulur artık, ne bir sızı, Kendi karanlığına gömdü herkes yıldızı. Bir damla gözyaşı bile çok görüldü dosta, Bencillik taht kurmuş, ruhlar ağır hasta. ​Gözler kör olmuş, kalpler taş misali, Unutulmuş merhametin, şefkatin o saf hali. Düşene bir tekme de en yakından gelirmiş, Meğer adalet dediğin, çoktan can vermiş. ​Sokaklar kalabalık ama ruhlar yapayalnız, Bir çıkar uğruna satılır olmuş yaramız. Vicdan rafa kalkmış, sevgi ise bir oyun, İnsanlık ölmüş dostlar, hepimizin başı sağ olsun.
Şiir
Formülün Dışındaki Kızlar
Önümdeki masada duran boşanma dilekçesinin "Geçimsizlik Nedenleri" kısmına bakıyordum. Otuz yaşındaydım, 3 yıldır avukatlık yapıyordum ama adliye koridorlarında geçen bunca zamana rağmen bazı kelimeler hala ilk günkü gibi canımı yakabiliyordu. Müvekkilim, kucağında iki aylık kızıyla karşımda oturan yorgun bir kadındı. Dilekçede tam olarak şöyle yazıyordu: “Davalı koca, müvekkilin erkek çocuk doğuramamasını gerekçe göstererek müşterek konutu terk etmiş, müvekkile psikolojik şiddet uygulamıştır…” Dosyayı yavaşça kapattım. Antalya Adliyesi'nin dördüncü katındaki ofisimin penceresinden dışarıya, uzaklardaki Beydağları'na doğru baktım. Hava sıcaktı ama o kelimeler beni bir anda yirmi yıl öncesine, Elmalı’nın o buz gibi, ahşap kokulu gecelerine götürdü. Kendi çocukluğumun kokusu, burnuma bir kez daha toprak tadıyla karışık havuç ve fındık kokusu olarak geri geldi. Bizim eve fındık, fıstık ve havuç hep çuvalla girerdi. On yaşındaydım ve o güne kadar babam Mücahit’in dünya çapındaki gizli bir sincap örgütünün lideri falan olduğunu sanıyordum. Çünkü normal bir insan, oturma odasının köşesine her hafta yeni bir Antep fıstığı veya fındık çuvalı yığmazdı. Babam kamyonu kapıya yanaştırıp kasaları indirdiğinde, annem Zehra mutfakta içini çeker, Elmalı usulü bir tevekkülle başını sallardı. Babam ise gözleri parlayarak içeri girer, "Bak hanım," derdi, "bu seferki havuçlar özel. Alanya’dan getirttim. Suyunu sıkıp içeceksin, fındıkları da kavurmadan yiyeceksin ki şifası kaçmasın. Bu sefer olacak, hissediyorum." Annem ellerini önlüğüne siler, o her zamanki sakin ama bıkkın sesiyle mırıldanırdı: "Bey, Allah’ın emri bu... Mutfakta aş pişer, çocuk pişmez. Yemekle, çerezle olacak iş değil bu, anla gari." Ben o zamanlar bu konuşmaları bir tür gizli yemek tarifi zannederdim. Evde sürekli bir
Duygu ve Düşünce
Reklam
Ömer bu mu? Mahalle takımının santrforu Ömer, Fevzipaşa Mektebînin ele avucu sığmaz Ömer'i, akranlarını top gibi yere vuran Ömer bu mu? Yarının elektrik mühendisi, yarının kaşifi Ömer bu mu? Karım ayağa kalkmadan, çılgın gibi dönerek bacaklarıma sarıldı ve boşanıverdi: Sarsıla sarsıla hıçkırıyor ve: "Bitti, bitti, artık bitti!" diye inliyordu. Beni kendime, ancak bu getirebildi: _ Ne yapıyorsun Hurrem, çocuk musun sen.. ya Ayla da uyanırsa, dedim. Ayağa kaldırdım. Kollarımdan sıyrılarak kendisini sedire attı, yüzünü yastığa gömdü ve bir iki dakika kadar öylece kaldı. "Bitti, bitti.." Niçin bitecekmiş? Nasıl bitermiş? Deli.. sen delirmişsin Hurrem: Biter mi hiç? Ayvalar olmak üzere.. biterse ağaca kim tırmanacakmış? Biterse, seni kim üzecek, beni kim endişelendirecek, beni hangi endişe hayata bağlıyacak sonra? Biterse, Fenerbahçe'nin santrforluğunu kim yapar sonra? Biterse, Ingiliz milli takımına, hem de son dakikada galibiyet golünü kim atar sonra? Biterse, Türkiye'yi elektrikle kim donatır sonra? Biterse... Biter mi hiç? Biz varken, bütün bunlar varken ve Allah varken biter mi hiç?
Kitap Alıntısı
Ruhumun çığlığına o kadar sağırdım ki Bana ulaşabilmek için tüm hayatımı sessizliğe gömdü.
Hayata Dair
elmayı sakladı şeytan isteklerin en yücesiydi o (en lanetlisi) bilinmezliğin çukurunda çürüyordu yüreği yasaktı onu yaşatmak çığ oldu yığıldı ihtimaller (yasaktı yanılmak) tek bakışa döküldü sözler/sözcükler yasaktı yalanlara inanmak gömdü göğsüne sesini hiç konuşmazdı (susmazdı/duyulmazdı) kutsalların en alçağıydı sevgi ve günahların en masumu aşk köşeye sıkıştı kaçışmalar gece reddetti gizlemeyi incitmez seni sevişmeler
Şiir
Gün Doğumu Spoi
"Peki ya ben senin yokluğuna nasıl dayanacağım, ben sensiz nasıl yaşayacağım Gün Işığım?" Ağlamaklı sesi ve dolu gözleri beni kahrediyordu ama bu engelleyebileceğim bir şey değildi. Keşke normal olsaydım. "Zaman," dedim ve ağlamamak için kendime bir nefes molası verdim. "her şeyin ilacıdır." Ağlayarak kafasını iki yana salladı. "Zaman hiçbir şeyin ilacı falan değildir. Zaman yarayı kapatmaz, yaraya alıştırır. Ben senin yokluğuna alışmak istemiyorum Gün Işığım." Sesi sonlara doğru iyice kısılmıştı. Kendime engel olamadım ve ağlamaya başladım. Arman eliyle göz yaşlarımı sildi. Her ne olursa olsun ağlamama kıyamıyordu. Peki ben ona nasıl kıyabilirdim ki bu durumda? Sıkıca sarıldım ona. Başını boynuma gömdü ve ağlamaya devam etti. Saçlarını okşadım yone küçülmüştü kollarımın arasında, yine rollerimiz değişmişti. Rollerimizin değişmesinden nefret ediyordum. Ağlayan taraf ben olayım o her zaman dimdik, güçlü dursun istiyordum. Hiçbir şey üzmesin, incitemesin onu. Şu hayatta yalnızca iki kadın sevmişti. Biri ben biri de annesi... ve ikisine de veda ediyordu aynı sebepten dolayı. Her şey aynısı gibi olmuştu. Aynı adam, aynı acımasızlık ve aynı masum küçük bir çocuk... Sırf bu yüzden bile yaşamak için her şeyimi verebilirdim. Onu tekrar yapayalnız bırakmamak için... Boğum bir ses geldi Arman'dan. "Özür dilerim." Ağlamam şiddetlendi Armanınki ile birlikte. "Dileme sevgilim, sen özür dileyecek bir şey yapmadın ki." "Koruyamadım," Beni daha sıkı kavradı bırakmak istemeyerek. "Ben yine engel olamadım."
Reklam
Reklam