Fournier macerama Nereye Gidiyoruz Baba? adlı eserinden sonra Dul ile devam ettim. “ Kuzeyli Annem ” de annesiyle, “ Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam ” da babasıyla, “ Nereye Gidiyoruz Baba? ” ile iki engelli çocuğuyla tanıştım ve bu eserinde ise 40 yıllık evliliğini ardından kaybetti eşi Sylvie ile tanıştım. Fournier diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de kara mizahı kullanarak biz okuyucularına eşi Sylvie’yi tanıtmış.
Fournier çok zor bir çocukluk geçirmiş. Çocukluğunu Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam ve Kuzeyli Annem’de okumaktayız. Alkolik bir babaya ve her şeye rağmen kontrolü elinde tutmaya çalışan; aynı şiddetli dalgalarda geminin kontrolünü kaybetmemeye çalışan, bir kaptan gibi elini hep dümende tutup gemiyi alabora ettirmemeye çalışan bir anneye sahipmiş Fournier. Çocukluğunu sadece eserlerinde anlattığı kadarıyla biliyoruz ama o kadarı bile zor bir çocukluk geçirdiğini bizlere anlatıyor. Daha sonra ilk eşiyle evlenmiş ve engelli bir çocukları dünyaya gelmiş. Mathieu. Ardından da ikinci engelli çocukları Thomas. Zor bir hayat yaşadıktan sonra Fournier kendisini başka bir zorluğun içerisinde bulmuş. Ama daha sonra Sylvie ile tanışmış ve farklı bir adam olmuş Fournier. Fournier kendisinden huysuz ve ben merkezci birisi olarak bahsediyor. Sylvie ise tam tersi. Sayfa 10 da kendisini ve eşini nasıl tanımladığını görebilirsiniz.
“ Birbirimizi tamamlıyorduk. Benim eksilerim, onunsa artıları vardı. İyimserle kötümserin buluşmasıydı bu.”
Sylvie sanatla ilgilenen, okuyan ve özellikle bahçeyle ilgilenmeyi seven bir kadın. Düzenli ve zevk sahibi de aynı zamanda. Fournier’in eşinin vefatından sonra evin düzenine ve bahçe işlerine aynı eşinin ilgilendiği gibi ilgilenmesi, özen göstermesi çok hoşuma gitti. Sylvie gözlük takmayı pek sevmezmiş çünkü kendisine yakıştırmıyormuş bu yüzdende gözlük takmayıp uzağı iyi gördüğünden bahsediyor ve Fournier’de kitapta sık sık bundan bahsetmekte. Sylvie artık çok uzakta ve Fournier onun uzağı çok iyi gördüğünü biliyor. Bu yüzden eşini gururlandırmak için Fournier elinden geldiği kadar bahçeyle ve evle ilgilenmeye çalışıyor.
Vefat eden bir eşin arkasından yazılan eserler hep beni etkilemiştir. Şükrü Erbaş’ın Yaşıyoruz Sessizce adlı şiir kitabını okurken hissettiğim buruk mutluluğu ve şaşkınlığı bu eserde de hissettim. Şaşkınlığımın sebebi bir insanın bir insanı bu kadar sevebilmesinin nasıl mümkün olduğuna aklımın pek ermemesi. Nasıl bu kadar saf duygularla sevilebilir bir insan? Ve şunu düşünürüm: bu sevgiyi hissedebilenler ne kadar şanslı. Dul’u okurkende bu duyguları hissettim. Tabii ki her çift gibi ilişkilerinde inişli çıkışlı zamanlar olmuş. Bazı kısımlarda Fournier bunlardan da bahsediyor ama sevgi ve saygının beraber bulunmadığı bir birlikteliğin kırk yık sürmesi pekte mümkün değil.
Son olarak bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Fournier’in kitapta kendisi için kullandığı “mutsuzun çünkü benimle evlisin”, “benimle evli birinin her gün gülecek hali yok.” gibi cümleler dikkatimi çekti.
Fournier sanki sevilmeyi hak etmediğini düşünüyor. Eşi onu sevmese ve katlanılabilir birisi olarak bulmasa 40 yıllık bir evlilikleri olamazdı bence. Belki de çocukluğuyla ve ilk eşiyle alakalı bir durum bu şekilde cümleler kurması ama sanki kendisinin sevilebileceğini düşünmüyor. Huysuz ve ben merkezi biri olarak tanımlıyor kendisine ve aile yaşantısını da düşünecek olursak kendisini katlanılamayan biri gibi görüyor olabilir. Ama durumun böyle olduğunu düşünmüyorum. Kötü bir aile yaşantısı olmuş ve ilk eşiyle de parlak bir evlilik geçirmemişler. Yaşadığı bu durumlar kendisine sevilmeyi hak etmeyen ve sürekli mutsuzluk yayan biri olarak hissettirmiş olabilir. Ama Sylvie de Fournier’i böyle görseydi uzun bir evlilikleri olamazdı.
Fournier’in Sylvie’yi sürekli merak ettiği ve sürekli onun yanında olmak istediğiyle alakalı kısımlar da var kitapta. Bunun sebebinin de Fournier’in kendi kalfasına göre birisini bulmuş olması ve ona gerçekten aşık olması olduğunu düşünüyorum. Kendisini anlayan ve onu her haliyle seven seven bir kadını karşısına çıkarmıştı hayat ve Fournier’de onu kaybetmek istememiştir. Fournier’in gerçekte kendisini kitaplarda tanımladığı şekilde birisi olduğunu düşünmüyorum. (Kitaplarını okuduğum kadarıyla yaptığım çıkarıma göre) Bence o, başından kötü şeyler geçmiş iyi bir adam. Başından geçen olaylarda bir şekilde karakterine şekil vermiş istesede istemese de. Yani hayatında huysuz ve ben merkezci birisi olabilir ve durum bazı kişileri rahatsız da etmiş olabilir ama karakterinin Sylvie’yi düşündüğü kadar rahatsız ettiğini düşünmüyorum. Aksi taktirde yaklaşık yarım asrı beraber geçiremezlerdi. Fournier’in ilginç bir yazım şekli var. İçinize dokunuyor yazdıkları. Bu yüzden onun okunması gerektiğini düşünüyorum.
Jean-Louis FournierDul