Yabancı'nın Meursault'su kendisi ve hayat üzerine derin düşünen bir adam olsaydı bu kitabın Jean-Baptiste Clamence'i olabilirdi. Yani bu kitap, Yabancı kitabının felsefî altyapısını oluşturan bir kitap olarak görülebilir.
Kitapta Jean-Baptiste Clamence'in konuşmaları boyunca haz temelli bir yaşamın arka planında nasıl bir bireyin yer aldığını görüyoruz. Bu adam, kadınlarla düşüp kalkmasına rağmen erdemli davranışlar sergilemekten büyük bir zevk alıyor. Hatta insanlara bencil olduğunu göstermemek için özellikle uğraşıyor. Fakat bu erdemli davranışlarının özündeki narsisizmi, bir üstün benlik oluşturma çabasını da gösteriyor. Bu yolla insanların "iyilik yapmak" dediği davranışların ardında az ya da çok ne kadar üstün olduklarını hem kendilerine hem başkalarına kanıtlamaya dair bir arzu yattığını görüyoruz (#251702305). Hatta bu nedenle bizden daha iyi insanlara bile tahammül edemiyoruz, çünkü onlar bize o kadar da üstün olmadığımızı hatırlatıyor, narsisizmimizi zedeliyor (#251700750).
*Burada ayrıca belirtmek isterim ki iyilik yapma isteğinin ardındaki bencil dürtülerimiz, iyiliğin kötülükten hiçbir farkı olmadığı anlamına elbette gelmez. Çünkü birinden birini seçiyor olmak, kendi bencil dürtülerimizin dışında başkalarını ne kadar düşündüğümüzü gösterecek bir sonuç doğurur. Başkalarını da ancak iyilik yaparak düşünebiliriz. Fakat iyiliğin de kötülüğün de ardındaki psikolojik süreç bir dereceye kadar benzerdir.
Her insan kendisinin masum olduğuna inanır ve ya işlediği suçların suç olduğunu inkar eder ya da durumsal etkenlerin onu o suça sürüklediğini iddia eder. Özür dilediğimiz durumlarda bile bu biraz böyle değil midir? Özür dileriz ama içten içe kendimizin daha haklı olduğuna buna rağmen özür dileyip erdemlilik gösterdiğimize inanırız. O durumda öyle davranmamızın kaçınılmaz olduğunu düşünürüz, hatalı olduğumuzu asla tamamen kabul edemeyiz. "Ama ne yapabilirdim ki?", "O da o durumda olsa öyle yapardı." deriz. Böylece hayat boyu zeytinyağı gibi üste çıkmak isteriz (#251697496). Ama bu arzumuzu ötekilere her zaman apaçık yansıtamayız. Çünkü normlar vardır, kurallar vardır, başkalarının sınırlarını ihlal etmememiz gerekir. Böylece bu arzumuzu örter, törpülemeye çalışırız. İşte insanın bu gizil, bu çirkin, bu bencil taraflarını göstermiş Camus. Bunun dışında can sıkıntısı, varoluşsal sancılar, şüphecilik, yaşamdaki hazların sürekli birbirini aratması ve asla insanı tamamen doyuma ulaştırmaması gibi meseleleri de çok iyi ele almış.
Bu kadar anlatmama rağmen kitapta anlamadığım, tuhaf ve birbiriyle alakasız bulduğum çok yer de vardı. Belki ilerde tekrar okumalıyım.
Son olarak yazarın kitabın başlarında ve sonunda birbirini tamamlayan iki kısım dikkatimi çekti. Bununla neyi kastettiğini tam anlamadım:
"Birinin kendini suya attığını varsayın. İki şeyden biri, ya onu kurtarmak için arkasından suya atlayacaksınız ve soğuk mevsimde sağlığınızı tehlikeye atacaksınız ya da bırakacaksınız gitsin, o zaman da suya dalmaktan kaçınmanız bazen tuhaf kırıklıklar bırakacak sizde." (s. 15)
"Yıllardır gecelerimde hep çınlayıp duran ve sonunda sizin ağzınızdan söyleyeceğim şu sözcükleri kendiniz tekrarlayın: 'Ey genç kız, kendini yine suya at da her ikimizi kurtarma şansına bir kez daha ereyim!' Bir kez daha, ha, amma ihtiyatsızlık! Ya söylediklerimizi kabul ediverirlerse, üstat? O zaman dediğimizi yerine getirmek gerekir. Brr!.. Su ne kadar da soğuk! Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle!" (s. 98-99)
Fakat şunları düşündürdü bu kısımlar bana: Vicdan mı konfor mu? Sudaki kişiyi kurtarmak için soğuğa rağmen suya atlamak mı, yoksa kendinizi düşünüp o kişiyi öylece bırakmak mı? Birinde ruhsal bir acıdan kurtulurken diğerinde fiziksel bir acıdan kurtulacaksınız. Kurtarmazsanız tuhaf kırıklıklar kalacak sizde. İkinci kez şansınızı deneseniz de, iyilik yapmak için yırtınsanız da artık geç olacak. Ama böylece de soğukla boğuşmak zorunda kalmayacaksınız. Bunun için yüreğinizi ferah tutun, tutabiliyorsanız tabi! "Çok şükür ki öyle" mi, yoksa "Ah, vah, ben ne yaptım" mı? Karar sizin!