Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
Ekim 2014
Sayfa sayısı:
104
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755107875
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chute
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Çöküş
Düşüş
Düşüş
Düşüş
XX. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasının kuşkusuz en etkili adlarından biri olan Albert Camus, gerek Başkaldıran İnsan ve Sisifos Söyleni gibi felsefi kitaplarında, gerek Yabancı, Veba, Sürgün ve Krallık gibi edebî yapıtlarında, insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorgular. Ölümüne yakın, 1956’da yayımladığı Düşüş, modern insanın, kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının romanıdır.

Parisli saygın bir avukat, soylu davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’da köhne bir barda geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence’ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun “düşüş”ü hepimize ulaşır. Camus’nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkan bir roman.
104 syf.
·1 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Albert Camus'nün hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/-_X3xWwwAoA

“Elli katlı bir binadan düşen adamın hikayesini biliyor musun? Adam her katta kendini rahatlatmak için şunu tekrar edermiş:

Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
Buraya kadar her şey yolunda.
...

Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”

[Mathieu Kassovitz, La Haine, 1995]

Ben bu kitaba düştüm arkadaşlar. Ama kitapla beraber ben de aşağı düştüm. Yoksa zaten bu zamana kadar aşağıda mıydım da kendimi size yukarıda göstermeye çalışıyordum? Hayatını kaybetmiş olma bilinci için öncelikle onu bulmuş olmak gerekiyorsa, düşmüş olma bilinci için de öncelikle yukarıda olmak gerekmez mi?

Buraya kadar her şey yolunda.

Şu an sen de bu yazıyı okuyan bir insan olarak hangi cihazdan girersen gir ekranı sürekli kaydırarak aşağı düşüyorsun benim kelimelerimle beraber. Mükemmelliklerimizle, yeteneklerimizle, bedenlerimizle, harika zekalarımızla ve kendimizden son derece memnun oluşlarımızla birlikte gün geçtikçe aşağı düşüyoruz. Bugüne kadar bunlar bizi hep yukarıda tutan şeylerdi, onları da beraberimizde yok oluşumuza sürüklüyoruz. Düşmeye devam edelim.

Buraya kadar her şey yolunda.

Kafka'nın Dava ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitaplarını okuduktan sonra bu kitapların genlerinden hibrit bir gen yaratılmak istenseydi bu kitabın adı Camus'nün Düşüş kitabı olurdu. Çünkü suçlar, yargılar, sorgular ve sorgulanmalar Kafka'nın konusu iken, gurur, ceza, acı, kendinle yüzleşme ve kişilik bölünmesi gibi konular da Dostoyevski'nin ilgi alanlarıydı. Kafka bireysel-insanda sıkışmış kalmış bir insanken Dostoyevski, Hz. İsa'nın bütün evren adına acı çekme felsefesiyle birlikte evrensel olan insana ulaşmayı arzulamıştı. Ama konumuz şimdilik bu değil. Sen ekranı aşağı kaydırarak düşüşünü sürdürmeye devam et. Güneşin yerinde, her şeyin de yolunda olduğu düşünceleriyle kendini avut.

Buraya kadar her şey yolunda.

Ülkemiz günden güne düşüyor ve bu düşüşün farkında olmayarak her geçen gün kendisine "Buraya kadar her şey yolunda" demeye devam ediyor. Camus'nün kendisi için umut ve bireysel başkaldırı metaforu olarak kullandığı "güneş" ve "ışık" gibi benzetmeler, bizim için iklim krizinin başlangıçları aslında. Sadece bireysel olarak değil, toplumsal ve küresel olarak da düşüyoruz. Çocukluğumda hep dünyadaki sular neden aşağı düşmüyor diye sorardım. Peki acılar düşer mi diye soruyorum şimdi de... Dünya bir gün uzaydan aşağı düşseydi dünyadaki masum insanların ölümleri sırasında attığı çığlıklarını başka gezegenlerin kütle çekim alanlarına duyurabilir miydik?

Buraya kadar her şey yolunda.

Bu, düşen bir incelemenin hikayesi. Hepimizin her şeyde en azından aşağı yukarı olmayı başardığı bir hayatta insanlarla olan ilişkilerimiz de bir asansörün çalışma mekanizmasına benziyor. Asansörün yere çarpmasını engelleyen güven dediğimiz halatlar olmasaydı insanlarla kurduğumuz ilişkilerin de bir anlamı kalmazdı. Peki biz kendimize güveniyor muyuz? Bizim için seçimler yapan insanların seçimlerine güveniyor muyuz? Bir gün dünyanın boş bir ceviz gibi zifiri karanlığa uçsuz bucaksız düşmeyeceğine güveniyor muyuz? Sen güvenmeye devam et.

Buraya kadar her şey yolunda.

Yaşamayı unutmamak için birilerinin bize yaşadığımızı hatırlatması gerekiyor. "Sen yaşıyorsun, kendine gel!" deyip bir silkelemesi ve düşüşümüz sırasında bize eşlik etmesi gerekiyor. Yunan mitolojisindeki Ikarus da kanatlarını taktıktan sonra yükselip güneşin kanatlarını yakmasını engelleyememiş ve düşmüştü. Bu dünyada bugüne kadar kim düşmemiştir ki? Mezarlıkların hepsi bir düşüş başarısı değil midir? Hayatını yer üstünde türlü avutmalarla geçiren acizlerin, yer altında ağızlarının ve gözlerinin kapatılıp bir gün yükselecekleri umuduyla bekledikleri yerin adıdır düşüş. Düşüş, bekleyişlerin başkaldırısıdır. Düşmeye devam edelim.

Buraya kadar her şey yolunda.

Nereye kadar düşebiliriz? Başarılarımızın aslında başarısızlık olduğunu fark ettiğimiz ana kadar mı? Meslek seçimlerimizin aslında yanlış olduğunu anladığımız o kırılma noktasına kadar mı? Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri filminde geçmişini hatırlayıp da pişmanlıklarını kendi yüzüne vuran adamın farkındalık çitlerinden atlamasına kadar mı? Bak işte, atlıyor insanlar kariyer, para, mutluluk, güzellik çitlerinden, yemyeşil, mutlu ve aydınlık çayırlarda otluyorlar. Bunu mu istiyorsun? Yoksa bilinçli mutsuzlukların senin düşüşünü yavaşlatmasını mı?

Buraya kadar her şey yolunda.

Artık düşüşünüzü yavaşlatabilmeme imkan yok. İncelemenin sonuna geldiniz ve burası sizin çarpış noktanız. Ölüm anınızda da böyle olacak. Nasıl geldiğini anlamayacaksınız bile. Ölüm, insanın hayatındaki en etkili çarpış noktasıdır. Hele ki yaşanmışlıklarımızın çarpım tablomuzdaki sayılar olduğunu düşününce bu ölüm daha bir değer kazanır. Çünkü Camus'nün de dediği gibi "İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar." O zaman biz öldüğümüzde insanların bize inanmalarını bekleyene kadar düşmeye devam edelim.

Buraya kadar her şey yolunda.

Bir silkelenmeli, kendimize gelmeli, şimdiki anın canlı farkındalığını kaçırmamalı, dünyanın acılarını hafıza adlı bahçemizde saklamaya devam etmeli -bahçıvan kim?-, yerin en dibine doğru düşerken bile benlik bilincimizi sağlamaktan vazgeçmemeli, ne olursa olsun bireysel, toplumsal ve küresel olarak düşüyor olsak bile unutmayalı...

BAM!

Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.
104 syf.
·2 günde·6/10 puan
Albert Camus'nün Yabancıdan sonra okuduğum ikinci kitabı. İlk kitapta oldukça donuk bir karakter vardı burada ise tam tersi hızlı ve hayatın her konuda torpil yaptığı bir insan var.

Jean Baptiste Clemence adındaki bir avukatın Amsterdam’da bir barda kendisiyle hesaplaşmasını konu alıyor. Başarı gibi gördüğü şeylerin tahlilini yaparken aslında başarısızlık olduğunu farketmesi.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
99 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Minik akvaryumunun içindeki obez ve ölümünü bekleyen turuncu japon balığının, Yozgat Sorgunda taşlı tarlaların bağrını süren Massey Ferguson marka bir traktörle olan ilişkisinin tanımı, sanırım bu kitap ve benim aramdaki mesafe ve alakaya denk düşüyor idi.. Kitabı sahaflarda sürekli görüp kendisine ,ısrarla ve hunharca Sezercik'in oynadığı Öksüzler filmindeki minnoş sıpa FISTIĞI kırbaclamak isteyen "ŞİŞKO NURİ" muamelesi yapıyordum..Sağolsun "Ve kitabevi" nden Baran çantama attı beğenmezsen geri getir değiştiririz diyerek .. Geldim eve 2 3 ay da kenarda bekledi , buzdolabında kalmış salçasız bulgur pilavı gibi ..Neymiş bu diye kısa olmasına aldanıp aldım elime...Birde yanıma bu biter yenisine başlarım diyerekten başka bir kitap alıp işe gittim ki...

---- AĞZINA TEFLON "DAVAYNAN" VURDULAR!!! T.H. (37) ----


Başlıktan da anlayacağınız üzere yokedici bir etkisi oldu.. hemen sadede geleyim uzun bir kritik yapacak denli kapsamlı özümsediğim söylenemez ( bir daha okunmayı hakediyor en azından tam anlamıyla hakim olabilmek için) ama şu kadarını söyleyeyim; eğer kendinize hayran ya da aşırı özgüvenliyseniz ve günleriniz manhattan'da gökdelen çatı katlarında bikinili kızlarla barbekü partileri yanına havuz ve yıllanmış macallan'lar ile geçiyor gibi geliyorsa TEBRİKLER!!! siz de 2 gün önce baktırdığı kahve falında kısmetine kavuşmayı bekleyen ve sevinçle pazar alışverişini yapıp filesini doldurup pazar dönüşü karşıdan karşıya geçerken freni boşalan çöp kamyonu altında kalan ve kısmetine kavuşan yeni emekli HAÇÇAM teyzenin akibetini paylaşacaklardansınız...( kısır ve az şekerli açık çaya talim edenler siz ufak olmasada derin sıyrıklarla atlatacaksınız )

Dmitri Shostakovich vs Küçük Emrah

Ne alaka deme kardeşim beni uyarmak zorunda bırakma alış artık bunlara rica ediyorum... Bu kaçıncı yorum yahu!!! =) spoiler da yok cicim..otoyollarda süzülen şerit ihlali yapan körüklü otobüsler gibi yaylana yaylana oku..

Kitap (kitap diyorum çünkü bu bir roman değil ancak bir deneme ya da inceleme kalıbına sokulabilir) pek çok yorumda da okuyacağınız üzere bir barda başlıyor. Eski avukat (yani SAVUNMA MAKAMI) , taze ağır ceza hakimi (yani YARGI MAKAMI ) kahramanımız da tıpkı mesleğindeki değişimi kişiliği üzerinden örneklendirerek ama bunu size kitap içerisinde güzel güzel yedirerek başlıyor size hayatındaki değişimleri anlatmaya ..Anlatmaya başlıyor dediysek böyle bir edi - büdü sendromu yok..bildiğiniz bir monolog havası hakim sohbete..ama kendini öyle güzel eleştiriyor ve buna karşılık savunmasını da öyle güzel yapıyor ki kalakalıyorsunuz.. hatta savunmasını yaptıktan sonra kendini çürütüp size de laf çarpıtıyor..ve en güzeli bunu saldırgan bir biçimde değil de adeta istemsiz ve farkında olmaksızın yapıyor.. sinsice..sanki tıklım tıkış bir otobüste sabah kahvaltısında 10 KİLO SOĞAN YEMİŞTE , DİŞLERİNİ FIRÇALAMASINA RAĞMEN HERŞEYDEN HABERSİZ BİR ŞEKİLDE FOSEPTİK CEHENNEMİNİ CEBİNE DOLDURUP , BUNU DA CİĞERLERİNİZE GÜMÜŞ TEPSİYLE SUNAN HEPİMİZİN ARTIK KANIKSADIĞI O GÜZEL YURDUM İNSANI EDASI İLE..Kişilerin kendini eleştirmesi gerçekten zordur ama Albert Camus bunu şizofreni derecesinde yemiş yutmuş zor olanı başarmış bir şahsiyet (bunu bir de Aziz Nesin'in Mum Hala'larında görmüştüm)..İnsan ilişkilerini ve davranışlarını öylesine güzel incelemiş ve gözlemlemiş ki bazı yerlerde sizde kendinizden bazı parçalar ve yaptığınız hataları buluyorsunuz ister istemez .size normal gelen pek çok kalıplaşmış olguya bu kitapla farklı bir boyuttan bir başkasının gözünden , yukardan görme şansınız oluyor.. yani herifçioğlu hem kendini yargılar hemde savunurken , hayatınızı Shostakovich'in 2 nolu Valsi kıvamında yaşayan SİZ, birden o güzelim ortamdan 90 larda disko topunun mekanı aydınlattığ ve arkada EMRAH'ın TiK - TaK parçasının ortalığı inlettiği bir mekana "DÜŞÜŞ"ü yaşıyorsunuz..daha da kötüsü sonrasında TOROS marka bir otomobilin kapı kolu olarak geçireceğiniz BİR BAŞKA HAYATINIZ olduğunun farkına varıyorsunuz =(

SON NOT : 100 sayfa olmasına rağmen 100 megaton çeken bir kitap.. ağır okuyun sürat felakettir..

evine bomba düşesice bitir ARTIK kritiği notu : söz konusu parcalar için linkler

(ben olsam hissiyatı anlamak için Shostakovich den başlardım )

Dmitri Shostakovich - Waltz No. 2 :
https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I

Küçük Emrah - Tik Tak
https://www.youtube.com/watch?v=8qD4fuk1p_Q

BU DA SİZE HEDİYEM : TOROS KAPI KOLU !!! ( SON GÜLEN İYİ GÜLER) =)

https://store.donanimhaber.com/...c6b1db2817eb5c38.jpg

bu da massey ferguson : (New Holland ' a karşıyız gelenekten YANAYIZ!)

https://farm4.staticflickr.com/...80a4292d5_z.jpg?zz=1

bu kritikte Kup Kup Boy mahlasıyla sizlere 4lük armağan edemiyorum...bir sonraki işsiz kritikte buluşmak üzere...
104 syf.
Hepimiz her şeyde aşağı yukarıyız.

Düş gücü fazlalığı ya da eksikliği ikisinden birine sahip olmanın verdiği kıvanç, yok kıvanç olmadı. İç rahatlığı? Haah bu biraz daha anlam bütünlüğüne yakıştı. Anlam bütünlüğü daima önemlidir. İnsanların dinlememek, dinlese de anlamamak gibi naçiz yetenekleri büyüdü, gelişti son zamanlarda ancak anlam bütünlüğüne olan bağları daima sıkı kaldı. Ne demiştik son zamanlarda gelişen bir anlamama, dinlememe sorunsalı. Hangi son zamanlarda şöyle Adem'den beridir diyebilir miyiz? Habil - Kabil düellosuna kadar uzanır hani bu anlamamazlık. Ne diyordum ben? Ya da ne dememeliyim? Kelimeleri özenle seçip, elekten, süzgeçten, fikir haznesinden geçirdiniz mi bayım? Evet, aslında hayır aklımın düzgün kelimeler seçebileceğine inanıyorum. Fazlasıyla güvenli, ama birtakım eksiklikler doğuran cinsten. Ama üzülme, ne demiştik iç rahatlığının verdiği kıvanç. Öyle dememiştik, ne demiştik biz. Ne dediğimizin biz de farkında değiliz albayım. Albayım'ı unut, tehlikeli oyunlardan çıkalı çok oldu. Gel şöyle Fransız kıyılarına. Hitler de ne zalim adammış doğrusu. Cehennem - ahiret döngüsünün sırf o adama has doğru olmasını dilerdim. Doğru olmadığını nereden biliyorsun, ben mi? Ben bir şey bilmem. Sokrates'in torunuyum, her cevaba bir neden ararım. İyi o halde Antik Yunan'dan Hesiodos'un ruhu şad olsun. İyi adam diyorlar. Ben şahsen Homeros'un sanatının kölesi olurum. Hesiodos'un ozanlığını ayaktakımı okur ancak. Antik Yunan'dan da çıkalım bayım. Ha bayım ha albayım, ne fark eder? Fark eder, çok fark eder. Burası Fransa, sanatın başkentidir. Eyfelden tüm dünyayı görürsün. Gerçekleri de görür müyüz bayım? Hangi gerçekler olduğuna bağlı tabii, rasyonel gerçekler mi? yoksa sürreal gerçekler mi? Şahsen ben gerçeğin ölçüsü olması gerektiğini düşünüyorum. Yalanın bir miktar rahatlatıcı tarafı yok mu sence de, yalanın olmadığı bir evren hayal edemiyorum. Onu bir kıyafet gibi düşünüyorum, üzerine giydiğinde iyi ya da kötü tüm kusurları gizleyen ayıpörter oluveriyor.

Aşağı yukarı iyi insanlarız, aşağı yukarı giyimimizle toplumda sırıtmayan, dikkat çekmeyen tipleriz. Aşağı yukarıda yaşımız neyse onu gösteriyoruz, kimse sınırlarından dışarı çıkıp 4 5 yaş genç ya da yaşlı görünmüyor. Sınırlarımızdan mutlak suretle ayrılmıyoruz, resmen cephelerde savaşan askerler gibiyiz, cephe mi? Aşağı yukarı iyi insan olma ihtimalimizi de bu cephede olma durumu ortadan kaldırıyor. Yani aşağıda olan yukarı çıkıyor. Şehir sakinleri olarak aşağı yukarı mutluyuzdur değil mi?

Size bir sorum olacak dine inanır mısınız? İnanıyorsunuz, güzel. Peki iyilik yapma alışkanlığına sahip misiniz? Bugün Allah için ne yaptın emekçilerinden değilsiniz belli ki, çünkü sorumdan sonra bir duraksama yaşadınız. Utanmayın, bunda utanılacak ne var. Elhamdüllillah deyin geçer. Sizin ve benim arama koyulan çizginin saçmalığını incelemek, irdelemek ister miydiniz? Aşağı yukarı evet dediğinizi duyar gibiyim. Yoksa hayır mı? Ben de öyle tahmin etmiştim. Duyumsanan çoğu olgunun duyulmuş haliyle derdimiz vardır. Milyonlarca insandan biri olduğunuza, eylemlerin bir sürü psikolojisinin takibine uğradığına, cebinizle gönlünüz arasına müthiş bir köprü kurulduğuna, varolmanın dayanılmaz hafifliğine kapıldığınıza, bir yanılsamanın geleceğini oluşturduğunuza kati suretle eminim. Ancak yine de Sokrates'in torunu olduğumdan bunu es geçip bilmiyorum diyeceğim. Neden diye sormak da gelmedi içimden. Çünkü bağlı bulunduğunuz sürünün ve hafif suretle kapıldığınızı sandığınız varoluşunuzu etinden tırnağına kadar bilirim. Bak yine emin konuştum ah benim şu Sokratesbilmez davranışlarım. Özür ey atam!

Sorgulayan gözlerinizle beni hedef aldığınızın farkındayım bayım. Hep kınayan, eleştiren insanların o konularda başrol olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak ben sizi eleştirmiyor ya da kınamıyorum. Bu söylediklerimi ''ben bilirim''le izaha kalkışmayınız. Şu oturduğum koltuğun üstündeki ağırlığım aslında düşünce dünyamda başka yerde olmamla anlamsız hale geliyor. Sürekli bir düşünce halindeyim. Bir istikametin yokluğundan değil varamayışım, istikamet çokluğundan. İnsanların milyonlarca sav ileri sürmesi değil yine beni rahatsız eden donuk gözlerle bir robotu andırmaları. Odessa'nın hizmetçileri gibi olmaları. Kayıtsız, şartsız efendileri olan hayata bağlılık. Hayatın içindeki rollere, insanlara. Her sabah dışarı çıkışımla birlikte ilk doğayı selamlarım bayım, içten ve naziktir. Sonra her adımım da ayrı bir müziği içimde hissederim. Müzik benim şifahanemdir. İşyerine vardığımda kapıdaki görevlileri daima selamlarım. Tebessümü sadaka niyetine değil kendi ruhumu ihya adına salarım ortaya. İnsanlar arasında sevildiğimi de zannederim. Zannetmek, ne güzel düş! İnsan zannettiği kadardır değil mi? Koskoca evren nasıl gördüğümüzle sınırlı ise arkamızı döndüğümüz an arkası aslında yok ise zannettiğimizden ötesi de yoktur bayım. Şu an beni gördüğünüz kadarıyla anlayabilirsiniz, daha doğrusu zannettiğiniz kadarıyla. Ötesini sizden istemeye belki de hakkım yok. Niyetim de yok pekala. O sebeple ben ılımlı bir şüpheciyim. Kuşku kanıtlarla bir kuş olur uçar kucağımdan. Zihnim parlak bir yıldızdır nedenlerimin arasında, hiç kimsenin bir şey bilmediği dünyada onların ardına düşerek cevapların izini sürerim. Geçelim bunu.

İnsan belli bir yere kadar ölümü düşünür bayım, sonra da onu düşlemeye başlar. Düşüşlerin mevsiminde gizlidir ölüm isteği. Düşüşlerden sonra gelir. Ben adamakıllı hiç düşemediğimden hep düşüncelerimde kaldı ölüm. Belki de zamanım gelmemiştir, bilemiyorum. Buz dağının görünen kısmıyla aram iyi. Yani umrumun dışında olan şeyler sanki yaşanmamış gibi, düş gibi, tabii bunu bir de yaşayana sormak lazım. Yaşayana dek kendime sormayacağım sorular var. Nefes adildir bayım. Soylu, soysuz, iyi ya da kötü ayırt etmeksizin kendini hizmete sunar. Bundandır ki nefesin değeri de vermekte güçlük çekebildiğimiz kadarıyla ölçülebilir. İnsanlar bayım, insanları kalpleri yönetir sanırsınız öyle değil mi? Bana kalırsa durum sandığınız gibi değil. İnsanlar mideleri kadardır. Midelerinin kaldırabildiği kadarının yaşanmasına izin verir ya da isterler. Benim de midemin kaldıramadığı milyon adet bulantı var. Sartre'nin Roquentin'inden daha samimi bulantılar. İçten içe solan bir çiçek gibi olduğumu zannediyordum. Sonra anladım ki bayım, ben hiç açmamışım. Yalnızca silüetim şereflendirmiş dünyayı. Bedenim kalıntılarıyla dünya için bir enerji kaynağı olacak. Ne demişti kader ortağım Camus ''Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.'' Evet, sanıyorum ki, her şey o zaman başladı. Burada kader ortağımla yollarımız ayrılıveriyordu. O zamanında açmış ancak söndüğünü hissediyordu.

Albert Camus, Düşüş ve ...

Bir yazar, bir kitap, milyonlarca düşüş, beraberinde bir düşüş, Albert Camus'nün dünyası: dışavurumculuk bir çığlık olup kimlik kazanır. Yukarıda yazılanlar hayal ürünüdür demeliyim, çünkü dünya hayalden ibaret. Belki de Albert Camus hiç nobel almadı, belki de şu an bunları okumuyorsun, tüm şüphelerin Pyrrhon'un bağrından kopup bugünlerde aklımızı işgal etmesi. Korkunç.

Birisi hayranlığını nasıl dile getirebilir. Hem de hayran olduğu kişi ölmüş ise bu uzaktan imkansız gibi görünür. Öyledir de, yapılacak tek iş içsel anlamda protokoldür. Yani kişiyle düşünceler arasında kurulabilecek bir bağ. Camus'nün yaşamını, eserlerini okurken ''aa bu ben, kesinlikle evet, beni anlatıyor'' gibi ifadelerin ilk kez dışına çıkabildim sanırım. Madem içseldi kurabileceğimiz bağ çelenkler gönderiyordum Fransa'ya. İnsan yönü ile yazar yönü arasında kalmış tüm duvarların yıkıldığını da bizzat dile getirebilirdi mesela. Bunun için fazlasıyla kanıt var elimde. Örneğin Düşüş. Camus diğer yazarlar gibi (Dostoyevski, Hakan Günday, Celine, Orhan Pamuk) kendini aleni ortaya koymuyor. Ama biliyorsun. O Camus. Anlatılan, çekilen çileyi ağlamadan, sızlamadan nasıl da sıkıştırıyor cümlelerin içine. Sonra bazı cümleleri okurken ''ee bunu herkes dile getirebilir, yazarın kattığı büyü nerede'' durumları oluşuyor, utancın boynu vuruluyor diğer sayfalarda. Çünkü haz almak için açtıysan bu sayfanın kapağını girişte yazan düşüşün kralını da bulacaksın tahtında. Öyle zehirleyici satırlar vardır ki yazarların kaleminden çıkan keşke dersin keşke suya yazsaydın, rüzgara emanet etseydin sözünü. Etmemişler işte varoluş sancılarını nesiller boyu sürecek bir şekilde aktarmışlar yazıya.

Gözlerinizle dinlemek, kulaklarınızla görmek, zihninizle dokunmak vb. şeyler. Burası Camus'ün dünyası. İyi okumalar.

https://youtu.be/RBtlPT23PTM
104 syf.
·2 günde·9/10 puan
Düşüş, Albert Camus'nün ölümünden 4 yıl önce yayımladığı, modern insanın umutsuzluğunu, çaresizliğini, yalnızlığını, iki yüzlülüğünü ve bencilliğini anlattığı eseridir.

Albert Camus'nün "Düşüş"ten önce 4 kitabını daha okumuştum. Önceki okuduğum kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da karakterler ve olay örgüsü, eser açısından çok önemli bir rol oynamamaktadır. Önemli olan Camus'nün düşünceleri, anlattıkları ve felsefesidir. Karakterler ve olay örgüsü -ki bu eserde bir olay örgüsü olduğunu bile söyleyemeyiz- onun anlatacakları için yalnızca birer araçtır.

Albert Camus'nün Düşüş adlı bu eserinde, felsefesini ve düşüncelerini anlatmak için seçtiği karakter, Parisli başarılı bir avukat olan Jean-Baptiste Clamence'dir. Jean-Baptiste hem başarılı hem ünlü hem de çekici bir erkektir. Hayata önde başlayan şanslı insanlardan biridir. Fakat biz Jean-Baptiste Clamence'yi çirkin ve köhne bir barda geçmişini anlatırken buluruz. Jean Baptiste Clamence'nin kitabın ta başında başlayıp sonunda biten monologu eserin temelini oluşturmaktadır.

Jean Baptiste Clamence, eser boyunca bizimle sohbet eder. Anlattığı her şey bizzat bizim içindir. Başlarda çok güçlü, başarılı ve her istediğini elde eden bir insanı, yani kendisini anlatırken; ilerleyen sayfalarda güçsüzlüklerini, başarısızlıklarını ve istediklerini elde edememesini anlatmaya başlar. Hatta güç ve başarı zannettiklerinin aslında güçsüzlük ve başarısızlık olduğunu fark eder. Sonlara doğru ise, iç hesaplaşmalarına, kendisiyle yüzleşmelerine, geçmişini ve yaptıklarını sorgulamalarına şahitlik etmeye başlarız. Anlarız ki, Jean-Baptiste, umutsuz biridir. Soğuk, puslu, karanlık bir ortama yerleşip acı çekmeyi yeğlemektedir. Hayatında hiçbir atılım yapmamakta ve içinde böyle bir istek dahi duymamaktadır. O sadece geçmişini, sakız gibi çiğneyip durmakla, monolog halinde bize anlatmaktadır. Tabiri caizse, o artık düşmüş biridir.

Jean-Baptiste toplum içinde ne denli ikiyüzlü olduğunu bizlere açıklarken, monolog halinde ilerleyen eser, bütün halinde değerlendirildiğinde, artık çoktan modern insana bir saldırı, bir eleştiri, hatta bir kafa tutma haline gelmiştir.

Düşüş, kısa bir eser olmasının yanında, okuması bir hayli zor olan bir eser. Bir çırpıda bitirilecek bir kitap değil. Hatta okurken cümlelerin altını çizmekten ve düşünmekten yorgun düşebileceğiniz bir eser.

Son olarak, "Düşüş" adlı eseri Can Yayınları'nın Hüseyin Demirhan çevirisi ile okudum. Hüseyin Demirhan 2005 yılında vefat etmiş bir çevirmen. Belirtmeliyim ki, çeviriyi hiç beğenmedim ve 39. baskısı yapılmış olan bir kitap içerisinde hala yazım yanlışları gördüğüm için yayınevini bir hayli yadırgadım. Can Yayınları, bir zahmet şu nadide eseri, yeni bir çevirmene emanet edin ve içerisindeki yazım yanlışlarını düzeltin. Zira bazı cümleleri anlamak için çok zorladıysam da anlamadım. Devrik cümleler, yazım yanlışları ve anlam hataları, eserin okunulurluğunu bir hayli azaltmakta. En az 15 yıldır kitapla ilgilenilmediği bayağı belli oluyor...

Herkese keyifli okumalar dilerim.
104 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Özgürlük kazandırır mı yoksa kaybettirir mi?
Suçluyu , masumu ,adaleti ,haksızlığı , haklılığı
zihinlerdeki dar kalıplardan çıkarıp özgür bırakıyor okuyanların iç dünyasında .
Göğsümüzü gererek övünerek söylediklerimiz yanında, söyleyemediklerimiz veya kabullenemediklerimizin de varlığını hatırlatıyor . Albert Camus burada mesaj veriyor bize .
99 syf.
·1 günde
Toplumsal hayatın eleştirisi bir avukat üzerinden yapılmış. Gündelik yaşamın ikiyüzlülükleri, hırsları ve ucuzluğu üzerine eleştiriler. Hayatın, insanın sahteciliğinden dem vurmuş. Kısa bir kitap olmasına rağmen ağır bir kitap denilebilir. Tavsiye ederim okuyun, ama bir roman gibi değil...
99 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Yine muhteşem bir eser ve yine sahnede Albert CAMUS. Bence Camus'un kitaplarının üzerine "Ağır felsefe içerir. Alırken iki kere düşünün, okuduktan sonra çokça düşünün." yazılmalı. Eser romandan ziyade bir felsefe kitabı bir anlatı. Ya da üsten hafif roman, alttan ağır felsefe. Camus bu eserinde çoğu yazarın yüzlerce sayfada veremediği mesajı, az sayfada doğrudan veriyor.

Eserde Clamence sizi bir barda karşılıyor ve başlıyor sizi mexico city sokaklarında gezdirmeye. Tabi bir yandanda anlatmaya başlıyor, eski deneyimlerini. Eski bir avukat yeni bir ağır ceza hakimi kendisi. Avukatlık dönemlerinde saygın bir avukatmış, hem de en tanınanlarından. Bir tepenin üzerinden herkese bakar, sahte erdemlerle gözlerini boyarmış toplumun. Bir sürü sahtelikler, düşkünlükler. Bir gün diyor öleceğimi anladım. Tabi benim korkum ölüm değildi, korkum gerçeklerimi bilen tek kişi olmaktı. Ve başlıyor eski gösterişli kimliğini yıkma çabalarına. Bu çabalar yoruyor onu, tutunacak dal kadınlar, alkol düşkünlüğü. En sonda düşüşünü aktarıyor okuyucuya.
Tabi bu işin görünen kısmı. Satır aralarında Camus'un toplumun genel durumuna ve bireyin sorunlarına ilişkin değerlendirmeler.

Ben kitabı çok beğendim. Ağır bir kitap ama roman okur gibi okumaktan ziyade, düşünerek okunduktan sonra biraz daha anlaşılır oluyor. Ayrıca Sisifos Söyleni okuyanlar için, bu daha kolay anlaşılır bir eser.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
99 syf.
·10/10 puan
Son zamanlarda Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile birlikte okuduğum en etkileyici kitap oldu. Yabancı ile hayata ve insanlığa 'yabancılığımı' yüzüme vuran Camus, Düşüş ile de hayatta karşılaşacağım(ız) muhtemel bir 'düşüşü' gözlerimin önüne sermiş oldu.

"Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?" diye giriyor söze Clemence/Camus. Bu, bir sorudan öte bir rica, bir itirafta bulunma şansı. Sonra başlıyor iyilik dolu, canayakın, yardımsever yaşamını anlatmaya. Kitapta avukat olarak seçilmiş Clemence kişimiz 'yükseklerde yaşayan', her hareketi kendince erdem, ölçülülük ve iyilik barındıran birisi. Kendi deyimiyle karşıdan karşıya geçmesine yardım ettiği kör birine şapkasını çıkarıp selam verecek kadar erdem dolu. Clemence'ın kendi samimiyetine ve iyi niyetine inanabilirsiniz ancak ölçülmüş, biçilmiş muntazam davranışlarının kaynağı konusunda biraz düşünmek gerekiyor. Yardım ettiği köre verdiği selamın o kişiye değil; çevreye, yani topluma gittiğinin o da farkında. Bu noktada insanın başkalarına karşı davranış ve tutumlarının altında yatan gerçek niyet ve yönelimleri doğru tespit etmek gerekiyor.

"Ya ideal bulduğunuz şekilde erdemli, alçak gönüllü ve iyilik dolu yaşayıp sürekli yargılanır halde yaşayın ya da aşağılık olmayı kabul edip yargılardan kurtulun. Çünkü insanlar ancak o zaman bırakır yakanızı."
Peki bu yükseklerde süren yaşamın 'düşüşüne' sebep olan ne? Bir gün etrafınızda duyar gibi olduğunuz bir kahkaha belki. Belki de yanından geçip gittiğiniz bir kızın, siz birkaç adım attıktan sonra kendini köprüden aşağı bırakması. Ne olursa olsun insanın ikiyüzlülüğünün farkına varmak için ve sizi toplumun yargısına açık hale getirmek için ufak bir yara almak yetiyor. İnsanların yargısından kaçın diyor Clemence, ancak en ufak bir yarada kan kokusunun yırtıcıları etrafına çekeceğini de biliyor. Ve ilk yarayı kendi kendine açıyor. Çünkü insan kendisini yargılanır bulduğu zaman herkes tarafından yargılanabilir hale geliyor. Başladığı bu kendini sorgulama ve hareketlerini yargılama sebebiyle insanın ikiyüzlülüğünün farkına varıyor ve samimiyetsizliği, insanın varoluşundaki yapmacıklığı keşfediyor ve düşüş başlıyor. Aslında insanın hayatta hiçbir şekilde rahat edemeyeceğini de gösteriyor bize. Ne tam ayakta durabilir haldeyiz ne yere büsbütün uzanabiliyoruz.

Daha uzun uzun incelenmesi gerekir bu kitabın ancak bir fikrin değeri nasıl somut olarak ölçülemez ise bu kitabın da değeri 100 sayfalık haliyle ve burada yazılacak bir incelemeyle ölçülemez. 100 sayfalık kendisinden yüzlerce sayfa çıkarım yapılabilecek bir eser. Muhtemelen hayatımda daha birçok kez okuyacağım. Herkese de okumasını şiddetle tavsiye ederim.
104 syf.
·5 günde
Jean baptiste clemence adlı avukatın barda başlayan ve kendi evinde sonlanan sohbetinde başkalarıyla konuşurmuş gibi yaparken içsel bir hesaplaşmayı biz okurlarıyla buluşturduğu, 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, Camus’nün gizliden gizliye içini döktüğü bir Camus eseridir.

Kitabın adı neden “Düşüş”? Her insan hayatının ilk dönemlerinde ışıkla kaplı, kutsal masumiyetine sarılmış bir dönem yaşar. Herkes böyle devam eder mi? Hayır. Clemence düşünen, sorgulayan, en çok da kendini yargılayan biri. Kendisinden yola çıkarak Tanrı’ya ve insanlığa dair yargılamaları da var. Bir avukat ve eski bir ağır ceza hakimi olması rastgele değil. Şeytanın avukatlığını da yapar insan Tanrı’nın da. Sadece Clemence değil her insan özünde bir avukattır aslında kendisini savunan ya da yargıya kendi elleriyle teslim eden. “Düşüş” insanın hayal ettiği gerçekçi olmadan kendini yerleştirdiği tahtından düşüşü de temsil eder; yaşam denen davanın düşüşünü de, insanların gözümüzden düşüşünü de, insanlık kavramının gerçek anlamının tarih sahnesinden düşüşünü de...

Neden barda başlıyor içsel sorgulama? Bar ortamında kafaların güzel olduğu, toplumsal kimliklerin bar çıkışı yeniden giyilmek üzere askıya asıldığı bir an özellikle seçilmiş gibi hissediliyor. Barda konuşulurken eşlik eden alkol etkisiyle belki de söylenenler sonrasında unutulacak ve kimseye bir sorumluluk yüklenmeyecek söyledikleri sebebiyle. Özgür bir içsel yargılama için ne güzel bir seçim! Ayrıca kiminle konuşmaktadır Clemence? Sessiz dinleyici kimdir? Bizden başkası değil!

Çevresi tarafından harika bir insan olarak tanınmasına rağmen kendi sözleriyle ikiyüzlülüğünü haykıran, bir genç kadının köprüdeki intiharını önceden hissetmesine rağmen kılını kıpırdatmayan, sonrasında yardım etmeyen hatta olayın akibetini merak dahi etmeyen bir adam Clemence. Neden? Çünkü kadının sorumluluğunu alırsa o suya atlaması gerekecek ve bunun farkında. Hayatını yaşarken bencilliğe özgürlük kılıfı giydirmiş bir adam... Yıllar sonra, o kadını kurtarmak istese de geç olduğu için şükür duymakta. “Keşke” ve “iyi ki” lerin insanların dilinde ve ruhunda eşzamanlı olarak gizli ve aşikar olması gibi... Bu kadını yaşanan dramlara, savaşlara, kötülüklere benzetirsek günümüz insanı, aydını ve devletleri de Clemence gibi davranmaktadırlar. Görmekte, hissetmekte ama hareket etmemektedirler. Hatta haber değeri taşıdığında bile görmemek için bu kaynakları yok saymaktadırlar. Derinliği bilinemeyen bir kuyuya düşer gibi düşmektedir insan ve insanlık. Düşüş...

İnsan, yaralandığında akıttığı birkaç damla kan sebebiyle bile köpekbalıklarından oluşan bir okyanus misali içinde yaşadığı toplum tarafından paramparça edilmekten korkuyor çoğu zaman. Bunu ya görerek öğreniyor ya okuyarak, ya dinleyerek... Ama mutlaka hissediyor hayatının bir anında. O noktadan itibaren ise zırhlar kuşanıyor, duvarlar inşa ediyor çevresine, muhafızlardan oluşan bir çevre ediniyor. Sonuç? Yalnız ama güvende hisseden; tanınan ama bilinmeyen; saygı duyulan ama sevilemeyen bir insan... Clemence masumiyetini içine gömerken hepimizden biri gibi aslında. Ne kadar kızsak da ona bir yandan da kötü olmasını değil de ışığını kaybetmesine üzülüyoruz, hepimizin bir parça kaybettiğimiz gibi...

Ortaçağda zindan hücreleri olarak kullanılan tükürük ve boğuntu hücreleri toplum denen zindana ve toplumdaki güç erklerinin hayatlarımıza olan etkilerine çok benziyor. Toplum, keyfince ve özgürce yaşamayı seçenleri bu hücrelere hapsederek bu harekete imkan vermeyen hücrelerinde ne uyutarak gerçek bir düşüş yaşanmasına izin veriyor, ne de tamamen dik durarak baş kaldırmasına... çömelerek yaşanabilen hayatlar yaşatıyor işkence misali, hepsi bu! Tükürük saçan gardiyanın yüzüne tükürdüğünü tutuklunun yüzüne gelen tükürüğü silmeye izin verilmeyen ama isterse gözlerini kapatabileceği bir hayat ile gözlerini kapatan ama sessizce durumu kabullenen esir insan ne güzel betimlenir Camus tarafından! Hayran olmamak elde değil.

“Veremli ciğerler kuruyarak iyileşir ve mutlu sahiplerini yavaş yavaş havasız bırakır.” Tıpkı iyileştiğini, modernleşerek uygarlaştığını sanarak içten içe ölen insanlık gibi... Velhasıl-ı kelam “Sonunda herkes bir yere gelir, ama dize gelmiş ve başı eğik olarak.” diyen Camus son tokatını da atarak bitirir büyük eserini. Seçim insanın...


İnsan, kendine ve insanlığa karşı!
Serbest çağrışım parçası da bu olsun:

https://m.youtube.com/watch?v=l-9VZZWtMfQ
İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar.
Albert Camus
Sayfa 57 - Can Yayınları
"mesele kötü insan olmak değil ama ışığı yitiriyor insan." Evet, ışığı, sabahları kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.
Bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanlarının çoğu gibi canı sıkılıyordu.
“Bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.”
Bir adam tanıdım kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstlüğünü bile, ama bir akşam, kadını hiç sevmemiş olduğunu anladı. Canı sıkılıyordu, hepsi bu, insanların çoğu gibi canı sıkılıyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
Ekim 2014
Sayfa sayısı:
104
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755107875
Kitabın türü:
Orijinal adı:
La Chute
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Çöküş
Düşüş
Düşüş
Düşüş
XX. yüzyıl düşünce ve edebiyat dünyasının kuşkusuz en etkili adlarından biri olan Albert Camus, gerek Başkaldıran İnsan ve Sisifos Söyleni gibi felsefi kitaplarında, gerek Yabancı, Veba, Sürgün ve Krallık gibi edebî yapıtlarında, insanın çağdaş dünya karşısındaki duruşunu sorgular. Ölümüne yakın, 1956’da yayımladığı Düşüş, modern insanın, kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının romanıdır.

Parisli saygın bir avukat, soylu davaların savunucusu ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’da köhne bir barda geçmişini anımsar. Kendisiyle yüzleşirken geçmişteki kesinlikler belirsizliklere, başarılar başarısızlıklara dönüşür. Clamence’ın itiraflarında, elini taşın altına koymadan yaşayanların, pek çoğumuzun öyküsü vardır. Onun “düşüş”ü hepimize ulaşır. Camus’nün, burjuva ahlak anlayışını zekice alaya aldığı Düşüş, başarılı tekniğiyle de öne çıkan bir roman.

Kitabı okuyanlar 8,1bin okur

  • Vacip Örger
  • Ezgi Karaca
  • Barış sungu
  • Canberk Tarhan
  • Julia
  • Zehra Çeldir
  • Gökhan Güldemir
  • MAVİ
  • Emre Yüksel
  • Alperen emre

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.4 (32)
9
%1.6 (37)
8
%1.8 (41)
7
%1.2 (28)
6
%0.4 (10)
5
%0.4 (8)
4
%0.3 (7)
3
%0.1 (2)
2
%0 (1)
1
%0

Kitabın sıralamaları