Düşüş

Albert Camus
Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

Düşüş mü Düşürülüş mü?
8/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2024 83. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 10 Eylül 2024 01:25
YabancıYabancı'nın Meursault'su kendisi ve hayat üzerine derin düşünen bir adam olsaydı bu kitabın Jean-Baptiste Clamence'i olabilirdi. Yani bu kitap, YabancıYabancı kitabının felsefî altyapısını oluşturan bir kitap olarak görülebilir. Kitapta Jean-Baptiste Clamence'in konuşmaları boyunca haz temelli bir yaşamın arka planında nasıl bir bireyin yer aldığını görüyoruz. Bu adam, kadınlarla düşüp kalkmasına rağmen erdemli davranışlar sergilemekten büyük bir zevk alıyor. Hatta insanlara bencil olduğunu göstermemek için özellikle uğraşıyor. Fakat bu erdemli davranışlarının özündeki narsisizmi, bir üstün benlik oluşturma çabasını da gösteriyor. Bu yolla insanların "iyilik yapmak" dediği davranışların ardında az ya da çok ne kadar üstün olduklarını hem kendilerine hem başkalarına kanıtlamaya dair bir arzu yattığını görüyoruz (https://1000kitap.com/gonderi/251702305). Hatta bu nedenle bizden daha iyi insanlara bile tahammül edemiyoruz, çünkü onlar bize o kadar da üstün olmadığımızı hatırlatıyor, narsisizmimizi zedeliyor (https://1000kitap.com/gonderi/251700750). *Burada ayrıca belirtmek isterim ki iyilik yapma isteğinin ardındaki bencil dürtülerimiz, iyiliğin kötülükten hiçbir farkı olmadığı anlamına elbette gelmez. Çünkü birinden birini seçiyor olmak, kendi bencil dürtülerimizin dışında başkalarını ne kadar düşündüğümüzü gösterecek bir sonuç doğurur. Başkalarını da ancak iyilik yaparak düşünebiliriz. Fakat iyiliğin de kötülüğün de ardındaki psikolojik süreç bir dereceye kadar benzerdir. Her insan kendisinin masum olduğuna inanır ve ya işlediği suçların suç olduğunu inkar eder ya da durumsal etkenlerin onu o suça sürüklediğini iddia eder. Özür dilediğimiz durumlarda bile bu biraz böyle değil midir? Özür dileriz ama içten içe kendimizin daha haklı olduğuna buna rağmen özür dileyip
Fransız Edebiyatı
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Düşüş
Puan vermedi·104 syf.··
2025 53. kitabı
Düşüş romanı, monolog biçiminde kurulmuş, zaman zaman bir vaaz havası taşıyan diliyle dikkat çeker. Anlatı boyunca Clamence konuşur, karşısındaki muhatap susar; okur ise bu sessiz tanığın yerine geçer. Jean-Baptiste Clamence, Paris’te adalet adamı olarak saygı gören bir avukattır. Ancak Seine kıyısında bir kadının intiharına sessiz kalışı, onun hayatında bir kırılma noktası olur. Başkalarına adalet dağıtırken kendi vicdanı karşısında suskun kalması, tüm erdemli kimliğini sorgulamasına yol açar. Clamence’in itirafları gerçek bir pişmanlıktan çok bir gösteri niteliği taşır. Kimi yerde kendini savunur, kimi yerde suçunu hafifletmeye çalışır. Aslında bizden “yalnız değilsin, biz de öyleyiz” dememizi bekler. Bu yüzden onun düşüşü, özgürleşmekten çok vicdan azabını taşınır hale getirme çabasıdır. Düşüş, yalnızca Clamence’in hikâyesi değildir; hepimizin kendi içindeki çelişkilerin, ikiyüzlülüklerin ve küçük tesellilerin hikâyesidir.
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Puan vermedi·104 syf.··
2025 22. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 23 Nisan 2025 00:07
"Ama yüreğimizi ferah tutalım! Artık çok geç, her zaman hep geç olacak. Çok şükür ki öyle. " Albert Camus bu eserinde modern insanın bir kara delik gibi kendi içine çöküşünü, bu çöküş esnasında bile bencilliğini, yapmacıklığını, çaresizliğini elden bırakmayışını, başından beri farkında olduğu yalnızlığına sarılışını, en nihayetinde tüm bunları bilmesine rağmen takındığı kayıtsızlığını monolog şeklinde felsefi bir dille anlatır. Adalet ve özgürlük kavramlarını, ve modern insan elinde ne denli çarpık bir hale geldiklerini sıkça sorgulayarak gözümüze sokar. Başından sonuna kadar özenle ve sindire sindire okunması gereken harika bir eser.
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Puan vermedi·104 syf.·
2019 30. kitabı
Bir parağraf alıntı mevcuttur... Kitabı anlamakta anlatmakta bi hayli zor. Zoruktan kasıt, sahip olduğunuz dini değer olgularının bu tarz eserleri okurken sizi etkisi altına aldığı ve içerik olarak kurmak istediğiniz bağlantı kanallarının sizi yönlendirdiğini ve kitapla bağ kurmakta yaşadığınız güçlükten bahsediyorum. Her okuyucu okuduğu eserde kendi iç dünyasından ya da yaşantısından bir şeyler bulmak ister. Kitap boyunca bu arayışla okur okuyucu eseri. Ne kadar bağ kurmuşsa o kadar etkilenmiştir kitaptan. Hemen belirteyim ki bu düşüncemin tamamen olmasa da geliştirilmeye muhtaç yanlarının olduğunun farkındayım. [Örneğin; okumaları dini değerleri (inanç, dini kültür vb.)öncelik alarak mı, yoksa beşeri halleri öncelik alarak mı okumak? konusu tartışmaya açık bir haldedir.] Yazar kendi kaleminden birazdan okuyacağınız gibi özetle kendisini ve kitabı neredeyse anlatmış. Öncelikle yazarın anlatımına bir bakalım sonra da kitabın yazılış üslubuna dair bir kaç cümleyle bitirelim incelememizi! "Enine boyuna suçlarım kendimi. Güç değildir bu, şimdi belleğim güçlü. Ama dikkat edin, kabaca, göğsüme gümbür gümbür vura vura suçlamam kendimi. Hayır, yumuşak yumuşak dolaşır dururum, ince ayrımları ve konu dışı sözleri çoğaltırım, sonunda konuşmamı dinleyiciye uyarlarım, dinleyiciyi şişiririm. Beni ilgilendiren şeylerle başkalarını ilgilendiren şeyleri birbirine karıştırırım. Ortak özellikleri, birlikte geçirdiğimiz deneyimleri, paylaşmakta olduğumuz zaafları, kibar tavrı, bende hüküm süren haliyle günün adamını ele alırım. Böylelikle, herkesin olan ve de hiç kimsenin olmayan bir portre çizerim. Kısacası, karnaval maskelerine, hani o karşısında, “Ben bu adama rastladım yahu!” dediğimiz, hem sadık, hem basitleştirilmiş maskelere hayli benzeyen bir maske. Portre bittiği zaman, bu
Edebiyat
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Puan vermedi·104 syf.··
Beğendi
·
2020 95. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 26 Ağustos 2020 21:58
Kitabın kendisi adeta bir 'inceleme' zaten.. Bu kitap Clamence adındaki bir avukatın kendini yargılarken, " içimdeki ben'den sende de var.." mesajıdır. Albert CamusAlbert Camus modern toplumun ikiyüzlülüğünü bir süre saygın bir mevkiye konumlandırdığı karaktere bir liman kenti meyhanesinde ardıç rakısı eşliğinde kendi kendine girdiği monolog bir diyalogla itiraf ettiriyor. Clamence itiraflarını sıraladıkça yazar da harika bir kurgu ile okuru 'kendi düşüşü' ile başbaşa bırakıyor aynı zamanda.. O bir varoluşçu, insanı işliyor her defasında. Emil Michel CioranEmil Michel Cioran nın da dediği gibi "o ikinci sınıf bir yazar olamayacak kadar büyük.." Tüm tavırları ile ele aldığı 'insan' bir kitabında asosyal ama hikâyeye damga vuran belirgin bir karaktere bürünürken bir başka kitabında oldukça sosyal ama silik ve zavallı bir kişiliği başarıyla taşıyabiliyor. Her defasında insanın iç dünyası ile toplum içindeki tavırları arasındaki zıtlıklar kitaplarının ana temasını oluşturuyor yazarın. Bu kitapta da öyle; erdem arayışının bencil tavırların verdiği hazla yürüdüğünü sanan derin yanılgı ana temamız; insanların çaresizliklerinden haz fırsatı arayan bir kişiliğin içindeki, gerçek insanla 'beslediği insan' arasındaki kavga, Yükseklere yanlış yerden ulaşan ilkel benliğin zirveden kayışı.. Clamence bir zamanlar egosunu beslediği insanı yükselten ihmallerin, içindeki gerçek insanın eteğine yapışan vicdan ağırlıkları olduğunu adeta itiraf ederek, okuru kendi vicdan ağırlıkları ile başbaşa bırakıyor.. Okuduğunuzda, altını çizeceğiniz 'kendinize ait yaraları' mutlaka bulacaksınız, bundan emin olabilirsiniz. İyi okumalar dilerim..
Edebiyat
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
L'Inconnue de la Seine
10/10
·104 syf.··
2021 4. kitabı
·
31 saatte okudu
·
Okunma: 11 Ocak 2021 01:45
“ Size hizmetlerimi sunabilir miyim ?” 15 Mayıs 1928 tarihi Jean -Baptiste Clamence oradaydı. “L'Inconnue de la Seine“ olaraka anılacak “Seine Nehri’nin Gizemli Kadını”(Çocukken babamın getirdiği bir ansiklopedi de en çok intihar edilen ülke sıralamasında bu resmi görmüştüm.) Pont Royal’de trabzanlara dayanmış soğuk Seine Nehri’ne çekici ve huzurlu bir gülümsemeyle bakıyordu. Kimdi bu güzel kız? Bir hizmetçi,burjuva,köylü kim bilir? Bir an duraksadı Clamence ama sonra yoluna devam ederken bir şeyin suya düşüşü ve debelenişini duydu.Yoluna devam etti sonra ki gün gazeteleri alıp bakmadı bile . O güne kadar hayatı normal akışındaydı Clamence’in ama o anı hatırladıkça bir pişmanlığı,suçluluk duygusu var.O günden sonra kendini yargılamaya başlıyor.Kendinden kaçamadığı için Amsterdam’a gidiyor. Paris ona zindan sanki ama geçmişteki hatalarını davranışlarını,yaşayışlarını aklına getirdikçe boğuluyor. Yaptıkları yüzüne tükürüyor bir tükürük hücresinde zihninde. (Hiç tükürük hücresinden söz edildiğini işttiniz mi? Bir halkın dünyanın en büyük halkı olduğunu kanıtlamak için son zamanlarda icat ettiği hücreden? Tutuklunun icinde ayakta durduğu ama hiç kımıldamadığı daracık dört duvar. Onun çimentodan kozasına sımsıkı kapatan sağlam kapı çenesinin hizasında durmaktadır, bu durumnda adamın ancak yüzü görünür ve gelip geçen her gardiyan bu yüze ağız dolusu tükürük atar. Hücrede sıkışıp kalan tutuklu, gözlerini kapamasına izin varsa da yüzünü silemez..” ) Amsterdam’da yer alan Mexico City adlı barda tanıştığı birine sürekli bir şeyler anlatma çabası içinde buluyor kendini eleştiriyor “düşüş “(ahlaki,dini vb.) olarak nitelendirdiği ne varsa ortaya koymaya çalışıyor. Neden alçakgönüllüyüz,yardımseveriz,iyi yürekliyiz?sorularına cevap aramış: “şurası muhakkak ki, kendi üzerimdeki uzun
1000Kitap
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Puan vermedi·104 syf.··
2019 75. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 19 Ağustos 2019 18:46
Kısa bir kitap olmasına rağmen 400 500 sayfalık kitap kadar geldi bana okurken. Kitapta olay örgüsünden bahsetmek zor, daha çok monolog halinde ilerlemiş. Karakter kendi hayatından bahsederken bir süre sonra iç hesaplaşmaya gidiyor. Ağır ilerlemesine rağmen okunması gereken bir kitap.
Edebiyat
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
Dürüst Yargıç oldun diyelim Peki YA SONRA
10/10
·104 syf.·
2020 36. kitabı
“Gerçi bazen yaşamı ciddiye alır gibi oluyordum. Ama ciddi şeyin kendisinin boşluğu çabucak gözüme çarpıyor ve elimden geldiği kadar rolümü oynamaya devam ediyordum yalnızca. Etkili, zeki, erdemli, iyi yurttaş, öfkeli, bağışlayıcı, dayanışmacı, yapıcı vb. olmayı oynuyordum. Kısacası, bu kadarı yeter, zaten anlamışsınızdır ki ben de, orada dikildikleri halde orada bulunmayan Hollandalılarım gibiydim: En fazla yer kapladığım anda ortada yoktum.” A.Camus’un içinde yaşadığı toplumun tüm organlarına ve yapısına YABANCILAŞMA ‘sını ve iç dünyasında sahtekarca yaşamamaya tepki olarak İTİRAFLAR adı altında geçmişinde kalmış yapıp ettiklerini sorguladığı bir monolog tarzında roman ve bu romanın içeriğini kısaca anlatan en iyi alıntı bence yukarı kondurduğum paragraf... Roman boyunca masumiyet ve suçlu olmanın etkileyici tanımları yapılmış bir yerinde diyor ki alıntısını da yapmışımdır muhakkak masumiyetimizin kesinliği yoktur ama herkes kesinlikle suçludur en azından suçlu birinin suç işlemesine göz yumarak bile bu yargıyı haketmiştir ve kendisini sorgulama âdeti olanlar bu cümledeki mananın ağırlığı altında bikaç saniyede olsa sessizleşirler.. Kitabın bir yerinde diyordu ki işte o cümleyi okuduğum anda romanın kahramanı ben oldum artık.. İçinde yaşadığı yasalara inanan bir insan bir gün o yasalar tarafından cezalandırılacak olsa mutsuz olmaz..Ben bu cümlenin neresindeyim bende kalsın derken bile siz anladınız:) Gün içinde gerçekten yaşanmış anlatılan bir olay ile nedense bu kitap arasında bana anlamlı gelen bir hisle bir bağ kurdum. Bir öğretmen tayin istiyor oldukça uzak bir yere.Tayini gerçekleşiyor ve yol harcırahı adı altında özlük hakkı gereği bir para alıyor parayı aldıktan 3 ay sonra emeklilik dilekçesini veriyor bir de emeklilik parası filan geliyor.Ben
Edebiyat
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
10/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2022 24. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 22 Mart 2022 22:01
İlk başlarda kendisini sürekli öven ve övdüğünün farkına varınca, eleştiren avukat. Yaptığı güzellikleri sıraladıkça hah işte bu benim diyorsunuz ardından her güzelliğin altında iki yüzlülükle karşılaşınca acaba bende böyle miyim? diye kendimizle hesaplaşma. Saygın güçlü bir avukatın düşüşü. Her cümlenin altında derin anlamlar barındıran muazzam bir eser. Kalemi sıra dışı bir yazar. Kitap bitince insan ister istemez kendisi ile hesaplaşıyor. Kendinizi sorgularken buluyorsunuz. Ben bu esere düştüm. Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ettiğim Harika bir eser. Kitapla kalın ve geldiğiniz iyi yerlerden düşmeyin.
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma
9/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2020 84. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 11 Eylül 2020 18:16
Yazarın okuyucuya Aziz dostum diyerek hitap ettiği arada bir takım sorular yönelterek konuya dahil ettiği bu kitabı ve samimiyetini çok beğendiğimi söylemek isterim. Bir insanın çevresinde ve kendi iç dünyasında hissettiği çaresizlikleri satır aralarında bir okuyucu olarak derinden hissettiğimi bilmenizi isterim. En nihayetinde pek çok paragrafında kendimi yargılar ve sorgularken bulduğum ve yazarın 1950'lı yıllarda yazdığı modern insanın yozlaşmış bencil yapısını incelerken günümüzde bunun hiç değişmediğini görmek ise beni ayrıca şaşırtmadı.Herkese tavsiye edebileceğim çok insanın kendinden bir şeyler bulabileceği muhteşem bir eser.
Felsefe
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201419,2bin okunma

Yazar Hakkında

Albert CamusYazar · 44 kitap
Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Hayatı Çocukluğu ve gençliği 20. yüzyılın en güçlü Cezayirli yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913'te Cezayir'in Mondovi kasabasında doğdu. Yoksul bir aileden gelen Camus'nün babası bir Alsaslı, annesi ise İspanyol'du. I. Dünya Savaşı sırasında, 1914'te babasını kaybetti. Annesi evlerde hizmetçilik yaparak oğlunu okutmaya çalıştı. Ancak Camus, daha bağımsız bir hayat sürebilmek için evinden ayrıldı. 1923'te liseye, ardından da Cezayir Üniversitesi'ne kabul edildi. Üniversite eğitimi sırasında sağlığı bozuldu ve 1930'da vereme yakalandı. Hastalığı yüzünden üniversite takımının kaleciliğini bırakmak zorunda kaldı. Bundan sonra çeşitli işlerde çalışmaya başlayan Camus, felsefe eğitimini ancak 1936'da tamamlayabildi. 1934'te Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Bu hareketinin kaynağı, Marksist-Leninist öğretisine (doktrinine) desteğinden ziyade, İspanya'da daha sonra iç savaşla sonuçlanacak politik duruma duyduğu kaygıydı. Ancak üç yıl sonra, Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Camus 1934'te Simone Hie'yle evlendi. Simone bir morfin bağımlısıydı ve Camus'yle evlilikleri, Simone'nun sadakatsizliğine bağlı olarak son buldu. 1935'te "İşçinin Tiyatrosu"nu (Théâtre du Travail) kurdu fakat bu tiyatro 1939'da kapandı. Aynı yıl, verem hastası olduğundan Fransa ordusuna kabul edilmedi. 1940'ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi ve 5 Eylül 1945'te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları oldu. Aynı yıl Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. Daha henüz "Sahte Savaş" olarak adlandırılan II. Dünya Savaşı'nın ilk zamanlarında bir pasifist olarak kaldı. Ancak bu tutumu Paris'in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941'de, komünist gazeteci Gabriel Péri'nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti ve onun da başkaldırmasına neden oldu. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux'ya gitti ve aynı yıl ilk kitapları olan "Yabancı" ve "Sisifos Söylencesi"ni tamamladı. Camus, Bordeaux'yu 1942'de terkedip Cezayir'in Oran şehrine gitti ve ardından Paris'e döndü. Edebiyat kariyeri Camus II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'e karşı oluşmuş Fransız Direnişi'ne katıldı ve bu direnişin bir parçası olarak "Combat" adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1943'te gazetenin editörü oldu; fakat 1947'de "Combat" ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Savaştan sonra, Sartre ve Beauvoir gibi kişilerin buluştuğu Boulevard Saint-Germain'deki Café de Flore'u ziyaret etmeye başladı. Bu yıllarda, aynı zamanda Amerika'yı turlayarak Fransız varoluşçuluğu hakkında dersler verdi. Politik olarak sol görüşlere yatkın olmasına rağmen komünizme karşı çıkması, ona komünist partilerde arkadaş kazandırmadığı gibi Sartre'dan da uzaklaştırdı. Camus, 1949'da vereminin tekrarlaması yüzünden iki yıl inzivaya çekildi ve "Başkaldıran İnsan"ı yayımladı. Bu kitap, Fransa'daki birçok sol görüşe sahip arkadaşı ve özellikle de Sartre tarafından hoş karşılanmadı ve Sartre'la bütünüyle yollarını ayırdı. Kitabının tatsız yorumlarla karşılanması Camus'yü kitap yazmaktan tiyatro oyunları çevirmeye itti. Camus, 1950'lerde kendini insan haklarına adadı. 1952'de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya'yı üye olarak kabul edince UNESCO'daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insandışı bir sertlik kullanan Sovyet metodlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, İdam cezasına karşı savaşını sürdürdü. Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954'te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan "siyah ayak"tı. Ancak, sonunda, savaşta Fransa hükümetini savunuyordu. Kuzey Afrika'da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği'nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir'in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; fakat bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplar'la "siyah ayak"ların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı. Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız "L'Express" dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Camus Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu XX. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan "Düşüş" için değil, idam cezasına karşı yazdığı "Réflexions Sur la Guillotine" makalesi için verildiğidir. Stockholm Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma esnasında Cezayir konusundaki hareketsizliğini savundu. Fakat daha sonra Cezayir'de yaşayan annesinin başına ne geleceği konusunda meraklandığını bildirdi. Çelişkili sayılan bu durum Fransız sol entelektüelleri tarafından tepkiyle karşılandı. Ölümü  Camus, 4 Ocak 1960'ta, Sens yakınlarındaki küçük Villeblevin kasabasında "Le Grand Fossard" isimli bir yerde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Kazanın gerçekleştiği Facel Vega marka otomobilin sürücüsü ve yayımcı dostu da Camus'yle birlikte hayatını kaybetti. Camus Lourmarin Mezarlığı, Lourmarin, Vaucluse, Provence-Alpes-Côte d'Azur'de gömülmüştür.  Camus'nün ölümünden sonra telif hakları Camus'nün çocukları olan, Catherine ve Jean Camus'ye devredildi. Ölümünden sonra 1970'te "Mutlu Ölüm", 1995'te de öldüğünde hala bitmemiş olan "İlk Adam" yayımlandı. Camus'ye göre "saçma" Camus'nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan "absürt" fikridir. Filozof bu felsefesini "Sisifos Söylencesi"nde açıklayıp "Yabancı" ve "Veba" gibi romanlarında da işlemiştir. Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan "Absürdizm" (Saçma, uyumsuzluk felsefesi) ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus "saçma"`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, makalelerinde okuyanı dualizmle tanıştırır. Mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık.. Hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeği de budur. Sisifos Söyleni`de bu dualizm bir çelişki halini alır: Bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bilmekteyiz. Bu çelişkiyle yaşamak "Absürt"`ün ta kendisidir. Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu trajedik kısır döngü nasıl aşılabilir? Camus saçma kavramını burada kurar: yaşamın beyhudeliğinin bilincinde olan insan. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğinin bilincindedir fakat bununla savaşmaktan kaçınmaz. Varoluşçuluk ve absürdizm hakkındaki görüşleri Bazı eleştirmenler Camus`yü kategorize etmeye çalışarak onun bir varoluşçu ya da absürdist olduğunu söyler. Eleştirmenlerin mi ya da Camus`nün kendi ifadesinin mi doğru olup olmadığı tartışılmakla birlikte, Camus etiketlenmeyi sevmediğini belirterek varoluşçu olduğu tanımına karşı çıkar: "Hayır, ben bir varoluşçu değilim. Sartre ile isimlerimizin yan yana anılmasına hep şaştık. Sartre ve ben kitaplarımızı birbirimizle gerçekten tanışmadan önce yayımladık. Birbirimizi tanıdığımızda ise ne kadar farklı olduğumuzu anladık. Sartre bir varoluşçudur, benim yayımladığım tek fikir kitabı Sisifos Söylencesi`dir ve sözde varoluşçu filozoflara karşı doğrultulmuştur.Camus felsefesini en iyi anlatan sözlerinden biri de; 'hayat hiç bir şey değildir, itina ile yaşayınız.'dir. Hayatın bir anlam aramaya çalışmayacak kadar kısa olduğunu, nihayetinde bir anlamı olmadığı, anlamı olsa bile olmasının hiç bir şey değiştirmeyeceğidir. Bu yüzden insanın yapabileceği en iyi şey hayatını yaşamak olacaktır. Camus hayatın anlamsız olduğunu söylemiştir, fakat anlamsız bir şeyi anlamlı yaşamanın da bir sakıncası yoktur. Bu yüzden Camus'un felsefesi pesimizm veya aşırı bir melankoli değildir. Bir absürdist olup olmadığı hakkında da şunları söyler: "Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt`ü Sisifos Söylencesi`de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle "tabula rasa" yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım." Camus ve futbol Camus`yle birlikte anılan ve sık sık gönderme yapılan konulardan biri de kaleciliğidir. Bir süre Cezayir Üniversitesi genç takım kaleciliği yapmıştır ve maç raporlarına göre tutkuyla oynayan cesur bir kalecidir. Bir seferinde arkadaşı Charles Poncet "tiyatroyu mu yoksa futbolu mu" tercih edeceğini sorduğunda, "Tereddütsüz futbol" cevabını vermiştir. Tüberküloza yakalanınca futbolu bırakmak zorunda kalmıştır. 1950'li yıllarda bir spor dergisine futbol hakkında bir yazı yazması rica edilince şöyle demiştir:  « Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.»   Camus, dini ve politik insanların aklımızı karışık ahlaki sistemlerle karıştırmaya çalıştığını böylece aslında basit olan şeylerin olduğundan daha komplike göründüğünü söyler. İnsanlar, politikacılar ve filozofların alanı yerine futbolun basit ahlakına bakmakla daha iyi edebilir.