Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
1961
Sayfa sayısı:
79
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ataç Kitabevi
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Düşüş
Düşüş
Bu kitap hakkında yazılacak çok şey var. Nereden başlayacağımı bilemedim.

İzninizle önce kitabı genel değerlendirip ardından kendi bakış açımla (-ki, bu kısmın epey farklı olacağını düşünüyorum) değerlendirmeyi planlıyorum.

Kitap, Albert Camus’nün 1956 yılında yayımlanmış romanıdır. Gerçi monolog (dinleyicilere bir kişinin anlattığı) demek daha doğru sanırım.

Konusu kısaca, Jean Baptiste Clemence adındaki bir avukatın bir barda (Amsterdam’da) karşısına çıkan bir ya da birkaç kişiye anlattığı (aslında kendisiyle hesaplaşıyor) birbirinden kopuk olaylardan oluşuyor. Clemence’i modern insan olarak gösterip Avrupa’nın modern insanını onun ağzından ‘Onlar gazete okurlar ve zina yaparlar.’ şeklinde (birkaç yerde geçiyor) eleştirmektedir.

Kitabın başında Clemence’i iyi bir insan şeklinde gösteriyor. Yakışıklı, çekici, doğa tarafından torpil yapılmış bir adam olarak anlatıyor. Ve bu özelliklerini kadınları elde etmek için çokça kullanıyor. Kitap ilerledikçe karakter oldukça değişik görünmeye başlıyor. Burada kesmeliyim. Kitabı açık etmemek gerek.

Şimdi kitaba kendi açımdan bakmak istiyorum. Acaba Camus, kitabı böyle değerlendireceğimi bilse yazar mıydı? Bence kesinlikle yazmazdı. Hatta (tabirimi mazur görün) kafa göz dalabilirdi bana.

Kitabı okumadan hemen önceki bir tarihte agnostik (Tanrının varlığına veya yokluğuna inanmak için yeterli veriye sahip olmadığımızı kabul eden inanç. Ateizmden farklı olarak Yaratıcı’nın varlığını tamamen reddetmeyen fakat bu konuyu düşünmeye gerek olmadığını savunan düşünce tarzı) bir arkadaşıma 'Eğer cennet ve cehennem yoksa, yani ödül veya cezanın olmadığı farz edilirse, insan denen yüksek ego sahibi ve kendinden başka kimseyi kolay kolay düşünmeyen canlı için her şey mubah değil midir?' diye sordum.

Şöyle bir açıklama getireyim öncelikle. Ben, Yaratıcı’nın varlığına ve birliğine inanmış bir insanım. Keza yaptığım doğruların ödülü olduğu gibi cezalarınında olacağına yürekten inanıyorum. Fakat bu, bile beni zaman zaman durdurmuyor. Bazen unutuyorum, bazen unutmuş gibi yapıyorum, bazen de günahını bile bile cezasına razı olma pahasına yapıyorum. Ben şu halde kendi nefsimi (ya da ego, benlik vs, siz nasıl derseniz) buyur etmeyi başaramazken ‘inanmayan’ bir insanın kendini tutması nasıl mümkün olur? Ben yaptığım her şeyin görüldüğüne eminken, tamamen kendi başına olan bir insan nasıl kendini tutabilir?

İşte bu soruları arkadaşıma yönelttim ve sağ olsun içtenlikle yanıtladı. Onu da tutan bir şey varmış. Vicdan! Yani (kendi inancıma göre konuşuyorum) Allah onları da kendi başına bırakıp istedikleri gibi davranmalarına fırsat vermeyecek bir ölçü ile yaratmış. Ve bu, onları gerçekten bağlıyor (hepsini değil tabii).

Şimdi tersini de düşünelim. Ben nasıl oluyor da inanmama rağmen günah işleyebiliyorum. Belki Allah affeder diye. Belki de nefsimin azgınlığı aklıma üstün gelip zaman zaman yenildiğim için. Onlar (dışladığımı düşünmeyin, insan insandır) nasıl oluyor da hiçbir ceza yokken keyiflerine göre yaşayamıyorlar? Cevap: VİCDAN!

İnancı olmayan ne insanlar görüyorum. Terbiyeli, merhametli ve iyi kalpli. Tam tersi inancını gözümüze sokan fakat yüzünden şirretlik akanlar da var. O zaman insanı içine göre değil, görünene göre değerlendirmek lazım belki de. Zira düşüncesi onu, davranışı bizi ilgilendirir. Biraz kitabın dışına çıkmış oldum, bağışlayın lütfen. Hemen topluyorum.

Ve kitap bu konudaki düşünceme tuz biber oldu. İnanmayan bir adamın vicdanının baskısının altındaki çöküşü ya da yazarın deyimiyle ‘düşüş’ü. Şükür ki (yine kendi inancıma göre konuşuyorum) Yaratıcı bu et parçalarına (ben de dahil) vicdan eklemiş.

Bakış açımı zenginleştirmesinden dolayı Albert Camus’nün bu kitabını okuduğum için müteşekkirim.
Minik akvaryumunun içindeki obez ve ölümünü bekleyen turuncu japon balığının, Yozgat Sorgunda taşlı tarlaların bağrını süren Massey Ferguson marka bir traktörle olan ilişkisinin tanımı, sanırım bu kitap ve benim aramdaki mesafe ve alakaya denk düşüyor idi.. Kitabı sahaflarda sürekli görüp kendisine ,ısrarla ve hunharca Sezercik'in oynadığı Öksüzler filmindeki minnoş sıpa FISTIĞI kırbaclamak isteyen "ŞİŞKO NURİ" muamelesi yapıyordum..Sağolsun "Ve kitabevi" nden Baran çantama attı beğenmezsen geri getir değiştiririz diyerek .. Geldim eve 2 3 ay da kenarda bekledi , buzdolabında kalmış salçasız bulgur pilavı gibi ..Neymiş bu diye kısa olmasına aldanıp aldım elime...Birde yanıma bu biter yenisine başlarım diyerekten başka bir kitap alıp işe gittim ki...

---- AĞZINA TEFLON "DAVAYNAN" VURDULAR!!! T.H. (37) ----


Başlıktan da anlayacağınız üzere yokedici bir etkisi oldu.. hemen sadede geleyim uzun bir kritik yapacak denli kapsamlı özümsediğim söylenemez ( bir daha okunmayı hakediyor en azından tam anlamıyla hakim olabilmek için) ama şu kadarını söyleyeyim; eğer kendinize hayran ya da aşırı özgüvenliyseniz ve günleriniz manhattan'da gökdelen çatı katlarında bikinili kızlarla barbekü partileri yanına havuz ve yıllanmış macallan'lar ile geçiyor gibi geliyorsa TEBRİKLER!!! siz de 2 gün önce baktırdığı kahve falında kısmetine kavuşmayı bekleyen ve sevinçle pazar alışverişini yapıp filesini doldurup pazar dönüşü karşıdan karşıya geçerken freni boşalan çöp kamyonu altında kalan ve kısmetine kavuşan yeni emekli HAÇÇAM teyzenin akibetini paylaşacaklardansınız...( kısır ve az şekerli açık çaya talim edenler siz ufak olmasada derin sıyrıklarla atlatacaksınız )

Dmitri Shostakovich vs Küçük Emrah

Ne alaka deme kardeşim beni uyarmak zorunda bırakma alış artık bunlara rica ediyorum... Bu kaçıncı yorum yahu!!! =) spoiler da yok cicim..otoyollarda süzülen şerit ihlali yapan körüklü otobüsler gibi yaylana yaylana oku..

Kitap (kitap diyorum çünkü bu bir roman değil ancak bir deneme ya da inceleme kalıbına sokulabilir) pek çok yorumda da okuyacağınız üzere bir barda başlıyor. Eski avukat (yani SAVUNMA MAKAMI) , taze ağır ceza hakimi (yani YARGI MAKAMI ) kahramanımız da tıpkı mesleğindeki değişimi kişiliği üzerinden örneklendirerek ama bunu size kitap içerisinde güzel güzel yedirerek başlıyor size hayatındaki değişimleri anlatmaya ..Anlatmaya başlıyor dediysek böyle bir edi - büdü sendromu yok..bildiğiniz bir monolog havası hakim sohbete..ama kendini öyle güzel eleştiriyor ve buna karşılık savunmasını da öyle güzel yapıyor ki kalakalıyorsunuz.. hatta savunmasını yaptıktan sonra kendini çürütüp size de laf çarpıtıyor..ve en güzeli bunu saldırgan bir biçimde değil de adeta istemsiz ve farkında olmaksızın yapıyor.. sinsice..sanki tıklım tıkış bir otobüste sabah kahvaltısında 10 KİLO SOĞAN YEMİŞTE , DİŞLERİNİ FIRÇALAMASINA RAĞMEN HERŞEYDEN HABERSİZ BİR ŞEKİLDE FOSEPTİK CEHENNEMİNİ CEBİNE DOLDURUP , BUNU DA CİĞERLERİNİZE GÜMÜŞ TEPSİYLE SUNAN HEPİMİZİN ARTIK KANIKSADIĞI O GÜZEL YURDUM İNSANI EDASI İLE..Kişilerin kendini eleştirmesi gerçekten zordur ama Albert Camus bunu şizofreni derecesinde yemiş yutmuş zor olanı başarmış bir şahsiyet (bunu bir de Aziz Nesin'in Mum Hala'larında görmüştüm)..İnsan ilişkilerini ve davranışlarını öylesine güzel incelemiş ve gözlemlemiş ki bazı yerlerde sizde kendinizden bazı parçalar ve yaptığınız hataları buluyorsunuz ister istemez .size normal gelen pek çok kalıplaşmış olguya bu kitapla farklı bir boyuttan bir başkasının gözünden , yukardan görme şansınız oluyor.. yani herifçioğlu hem kendini yargılar hemde savunurken , hayatınızı Shostakovich'in 2 nolu Valsi kıvamında yaşayan SİZ, birden o güzelim ortamdan 90 larda disko topunun mekanı aydınlattığ ve arkada EMRAH'ın TiK - TaK parçasının ortalığı inlettiği bir mekana "DÜŞÜŞ"ü yaşıyorsunuz..daha da kötüsü sonrasında TOROS marka bir otomobilin kapı kolu olarak geçireceğiniz BİR BAŞKA HAYATINIZ olduğunun farkına varıyorsunuz =(

SON NOT : 100 sayfa olmasına rağmen 100 megaton çeken bir kitap.. ağır okuyun sürat felakettir..

evine bomba düşesice bitir ARTIK kritiği notu : söz konusu parcalar için linkler

(ben olsam hissiyatı anlamak için Shostakovich den başlardım )

Dmitri Shostakovich - Waltz No. 2 :
https://www.youtube.com/watch?v=mmCnQDUSO4I

Küçük Emrah - Tik Tak
https://www.youtube.com/watch?v=8qD4fuk1p_Q

BU DA SİZE HEDİYEM : TOROS KAPI KOLU !!! ( SON GÜLEN İYİ GÜLER) =)

https://store.donanimhaber.com/...c6b1db2817eb5c38.jpg

bu da massey ferguson : (New Holland ' a karşıyız gelenekten YANAYIZ!)

https://farm4.staticflickr.com/...80a4292d5_z.jpg?zz=1

bu kritikte Kup Kup Boy mahlasıyla sizlere 4lük armağan edemiyorum...bir sonraki işsiz kritikte buluşmak üzere...
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.634 Oy)8.909 beğeni29.034 okunma861 alıntı141.197 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.454 Oy)19.226 beğeni43.878 okunma3.079 alıntı185.094 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.382 Oy)9.348 beğeni25.973 okunma1.871 alıntı120.264 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.527 Oy)8.123 beğeni23.049 okunma853 alıntı91.010 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (6.086 Oy)6.433 beğeni17.008 okunma2.790 alıntı87.000 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.812 Oy)13.541 beğeni34.907 okunma3.467 alıntı147.770 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.976 Oy)8.949 beğeni26.600 okunma2.730 alıntı116.249 gösterim
  • Yeraltından Notlar
    8.7/10 (3.399 Oy)3.502 beğeni10.649 okunma5.583 alıntı96.959 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.717 Oy)5.822 beğeni19.880 okunma850 alıntı102.496 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.536 Oy)7.955 beğeni21.564 okunma4.066 alıntı130.952 gösterim
Yine muhteşem bir eser ve yine sahnede Albert CAMUS. Bence Camus'un kitaplarının üzerine "Ağır felsefe içerir. Alırken iki kere düşünün, okuduktan sonra çokça düşünün." yazılmalı. Eser romandan ziyade bir felsefe kitabı bir anlatı. Ya da üsten hafif roman, alttan ağır felsefe. Camus bu eserinde çoğu yazarın yüzlerce sayfada veremediği mesajı, az sayfada doğrudan veriyor.

Eserde Clamence sizi bir barda karşılıyor ve başlıyor sizi mexico city sokaklarında gezdirmeye. Tabi bir yandanda anlatmaya başlıyor, eski deneyimlerini. Eski bir avukat yeni bir ağır ceza hakimi kendisi. Avukatlık dönemlerinde saygın bir avukatmış, hem de en tanınanlarından. Bir tepenin üzerinden herkese bakar, sahte erdemlerle gözlerini boyarmış toplumun. Bir sürü sahtelikler, düşkünlükler. Bir gün diyor öleceğimi anladım. Tabi benim korkum ölüm değildi, korkum gerçeklerimi bilen tek kişi olmaktı. Ve başlıyor eski gösterişli kimliğini yıkma çabalarına. Bu çabalar yoruyor onu, tutunacak dal kadınlar, alkol düşkünlüğü. En sonda düşüşünü aktarıyor okuyucuya.
Tabi bu işin görünen kısmı. Satır aralarında Camus'un toplumun genel durumuna ve bireyin sorunlarına ilişkin değerlendirmeler.

Ben kitabı çok beğendim. Ağır bir kitap ama roman okur gibi okumaktan ziyade, düşünerek okunduktan sonra biraz daha anlaşılır oluyor. Ayrıca Sisifos Söyleni okuyanlar için, bu daha kolay anlaşılır bir eser.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Toplumsal hayatın eleştirisi bir avukat üzerinden yapılmış. Gündelik yaşamın ikiyüzlülükleri, hırsları ve ucuzluğu üzerine eleştiriler. Hayatın, insanın sahteciliğinden dem vurmuş. Kısa bir kitap olmasına rağmen ağır bir kitap denilebilir. Tavsiye ederim okuyun, ama bir roman gibi değil...
Son zamanlarda Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ile birlikte okuduğum en etkileyici kitap oldu. Yabancı ile hayata ve insanlığa 'yabancılığımı' yüzüme vuran Camus, Düşüş ile de hayatta karşılaşacağım(ız) muhtemel bir 'düşüşü' gözlerimin önüne sermiş oldu.

"Size hizmetlerimi sunabilir miyim bayım, canınızı sıkmadan?" diye giriyor söze Clemence/Camus. Bu, bir sorudan öte bir rica, bir itirafta bulunma şansı. Sonra başlıyor iyilik dolu, canayakın, yardımsever yaşamını anlatmaya. Kitapta avukat olarak seçilmiş Clemence kişimiz 'yükseklerde yaşayan', her hareketi kendince erdem, ölçülülük ve iyilik barındıran birisi. Kendi deyimiyle karşıdan karşıya geçmesine yardım ettiği kör birine şapkasını çıkarıp selam verecek kadar erdem dolu. Clemence'ın kendi samimiyetine ve iyi niyetine inanabilirsiniz ancak ölçülmüş, biçilmiş muntazam davranışlarının kaynağı konusunda biraz düşünmek gerekiyor. Yardım ettiği köre verdiği selamın o kişiye değil; çevreye, yani topluma gittiğinin o da farkında. Bu noktada insanın başkalarına karşı davranış ve tutumlarının altında yatan gerçek niyet ve yönelimleri doğru tespit etmek gerekiyor.

"Ya ideal bulduğunuz şekilde erdemli, alçak gönüllü ve iyilik dolu yaşayıp sürekli yargılanır halde yaşayın ya da aşağılık olmayı kabul edip yargılardan kurtulun. Çünkü insanlar ancak o zaman bırakır yakanızı."
Peki bu yükseklerde süren yaşamın 'düşüşüne' sebep olan ne? Bir gün etrafınızda duyar gibi olduğunuz bir kahkaha belki. Belki de yanından geçip gittiğiniz bir kızın, siz birkaç adım attıktan sonra kendini köprüden aşağı bırakması. Ne olursa olsun insanın ikiyüzlülüğünün farkına varmak için ve sizi toplumun yargısına açık hale getirmek için ufak bir yara almak yetiyor. İnsanların yargısından kaçın diyor Clemence, ancak en ufak bir yarada kan kokusunun yırtıcıları etrafına çekeceğini de biliyor. Ve ilk yarayı kendi kendine açıyor. Çünkü insan kendisini yargılanır bulduğu zaman herkes tarafından yargılanabilir hale geliyor. Başladığı bu kendini sorgulama ve hareketlerini yargılama sebebiyle insanın ikiyüzlülüğünün farkına varıyor ve samimiyetsizliği, insanın varoluşundaki yapmacıklığı keşfediyor ve düşüş başlıyor. Aslında insanın hayatta hiçbir şekilde rahat edemeyeceğini de gösteriyor bize. Ne tam ayakta durabilir haldeyiz ne yere büsbütün uzanabiliyoruz.

Daha uzun uzun incelenmesi gerekir bu kitabın ancak bir fikrin değeri nasıl somut olarak ölçülemez ise bu kitabın da değeri 100 sayfalık haliyle ve burada yazılacak bir incelemeyle ölçülemez. 100 sayfalık kendisinden yüzlerce sayfa çıkarım yapılabilecek bir eser. Muhtemelen hayatımda daha birçok kez okuyacağım. Herkese de okumasını şiddetle tavsiye ederim.
Yabancı'dan sonra -ki muhteşem bir kitaptır, kesinlikle öneririm- aklımın bir köşesine kazınan Camus ile tekrar buluştuk!

Hafta sonu bir sahaf gezisinde karşıma çıkan Düşüş, çok eski bir basım ve kitabı okurken buram buram eski kitap kokusuyla mest oldum. Zaten sayfalarının sarı oluşu bile kitaba fiziksel sevgimi iyice arttırdı. Okumaya başlayınca sevgim bütünleşti. Kısacası bayıla bayıla okudum ve kesinlikle okumalısınız!

Düşüş, bence bir roman değil, monolog. Dili harika, Camus'un üslubunu zaten çok seviyorum ve bu kitapta da çok başarılı. 95 sayfalık incecik bir kitap ama her cümlesi durup düşünmenizi sağlayacak nitelikte. En azından ben durup düşündüm ve istemeden de olsa kendimle mukayese ettim.

Karakterimiz eski, ünlü ve başarılı bir avukat. Meslek hayatıyla özel hayatını harmanlayıp hayatını, 'bizi eleştirecek' ya da (şu şekilde ifade etmek daha doğru olacaktır) 'bizim kendimizi eleştireceğimiz şekilde' çok dürüstçe anlatıyor. Camus'un bu kadar dürüst ve açık olabilmesine her zaman hayran kalıyorum ve şaşırıyorum. Yabancı kitabında da aynı duygulara kapılmıştım ancak Düşüş bana daha 'samimi ve içten' geldi.

Alıntılamak istediğim o kadar çok yer vardı ki... Ben bile kendimi alıntıyla açığa vurmaktan çekinirken adam KİTABINI yazmış.

Dönem dönem dönüp tekrar okuyacağıma eminim, özellikle kendimi kaybettigimde ve hatalarımı birinden duymam gerektiğinde. Kısacası kitabın 'dürtükleyici' bir etkisi var.

Camus senin peşini bırakmayacağım, diğer kitaplarında görüşmek dileğiyle!

Keyifli okumalar dilerim.
• Kitabımızın karakteri eski ünlü çok  başarılı bir avukat ve yeni ağır ceza hakimi. Kendisi eski meslek hayatından itibaren bir anlatmaya başlıyor ki susturabilene aşk olsun. Bu kitap için bana göre daha çok felsefi anlatı yada deneme kitabı diyebiliriz çünkü romana çok benzemiyor. Roman gibi değil dedim diye gözünüz korkmasın asla sıkıcı bayıcı bir kitap değil, hacmi küçük anlattıkları büyük sadece. İnce ince düşündüren sindirilmesi gereken cümleler çok fazla. Kitabın bazı yerlerinde avukata biraz gıcık olsamda, kitaba kendimi vererek okuduğum zaman sevmeye başladım. :)
• Camus'un okuduğum 2. Kitabıydı diğeri de yabancı. Bu kitabı nedendir bilmiyorum ama yabancıdan daha çok sevdim. Belki de Clamenco'yu Meursaulttan fikirler bazında daha çok sevdiğim içindir.
• Bana göre uzun zaman aralıklarıyla bir kaç defa okunabilecek bir eser. Kütüphaneden alıp okumuştum ama daha sonra satın alıp okuyup kendi kütüphaneme eklemek istiyorum bu kitabı. Tekrar tekrar irdelemek, Jean Babtiste Clamence'nin toplum, insan, para, mahkemeler, suçlular gibi bir sürü konuda fikirlerini özümsemek üzerinde düşünmek istiyorum. Sizede şimdiden iyi okumalar dilerim.
İnce bir kitap ama öyle bir lokmada yutulacak cinsten değil. Olaylardan ziyade içsel bir yolculuk diyebilirim; düşünceler, fikirler, inançlar, yargılar... Yer yer Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" kitabına benzettimse de öyle keyif alamadım.

Aslında "Yabancı" yı aldım zannediyordum, kitapçıda karışmış :) E artık almış bulununca da okudum. Bu kitabı beğenmesem de "Yabancı" yı merak ettiğim için Albert Camus'tan bir kitap daha okuyacağım. Eğer siz de yanlışlıkla alırsanız okuyun :)

Not: Yukarıdaki yorumu kitabın yarısına geldiğimde yazmış ama daha sonra fikrim değişebilir diye yayınlamamıştım. Malesef hiçbir harfini dahi değiştirmeden yayınlıyorum.
Çok ilginç bir kitap. Açık söyleyeyim ben kitabı elime aldığımda, yazarın daha önce okuduğum kitapları gibi bir roman okuyacağımı sanıyordum.Fakat elimdeki kitap çok farklı bir şeydi. Nasıl adlandıracağımı bilemiyorum ama ille de roman demek gerekirse, buna tek kişilik felsefi bir roman demek daha uygun olacaktır sanırım.

Kitapta geçmişte güzel yaşamış, mesleğinde başarılı olmuş, özellikle de kadınların çok ilgisini çekmiş , eğlenceli ve varlıklı bir hayat sürmüş olan bir avukatın , o dönemlerinin geride kalmasından dolayı etkilenen ruhsal durumu ve geçmişi ile hesaplaşması anlatılıyor. Konu baştan sona avukatın ağzından aktarılıyor.

Felsefi yönü ağır basan bir kitap. Yaşam ve insan ilişkileriyle ilgili bir çok ilginç ve doğru tespitler yapılmış.Başta iyilik, kötülük, yardımseverlik, ikiyüzlülük, aşk, ölüm ve din olmak üzere insan hayatında olabilecek her türlü olaya felsefi olarak yaklaşılmış.
Bir roman gibi hızlı okunacak bir kitap değil. Ağır ağır okunması gerekiyor. Bu yüzden insan okurken biraz zorlanıyor. Yani açıkçası akıcı bir kitap değil.

Felsefi kitapları okumayı pek sevmeyen biri olarak nedense bu kitabı beğenerek okudum. Çünkü çok anlamlı ve doğru mesajlar içeriyordu.
Son cümle olarak, özellikle bu tür kitapları okumayı sevenlerin beğenerek okuyabileceği bir kitap diyorum.
Öncelikle çok farklı tarzda bir roman... Kısacık bir kitap olduğuna aldanmayın. Romanı 5 güne yaymış Camus. O kadar ağır ki dili ve anlatımı kesinlikle yavaş ve cümleleri irdeleyerek okumalı. Yoksa bir şey anlamayabilirsiniz. Çok fazla ders alınabilecek güzel cümleler var. Yazarın kendini anlatması hayatı betimlemesi gibi anlatılmış. Kişisel eleştirilerle yapmamız gerekenler ortaya çıkarılmış. Son olarak mutlaka ama mutlaka okunmalı. Ama uzun zaman ayırarak ve sakin kafayla. İçerisinde çok ders var. Beğendim. İlerde bir kez daha okuyabilirim. Yorumlarda olduğu gibi tam hakkını veremedim. Ama çok beğendim. Okuyun....
Albert Camus'un kaleme aldığı Düşüş'te saygın bir avukat ve çapkın bir erkek olan Jean-Baptiste Clamence'in bir gün bir barda geçmişini hatırlaması ve kendisiyle yüzleşmesini okurken, aslında okur olarak biz de toplumla ve kendimizle yüzleşiyoruz. Onun itirafları, işlediği suçlar, yaptığı kötülükler, içinden geçenler, aslında hepimizden, hepimizin içinden, yaşamından birer parça taşıyor.. Camus, monolog olarak yazdığı bu eserinde cümleleriyle modern topluma ayna tutmuş ve aynı zamanda çok zekice bir şekilde de eleştirmiş. İnsanoğlunun riyakarlığı daha güzel anlatılamaz ve yüzüne vurulamazdı.. Okurken, Clamence'in gözünden kendimizi değerlendiriyor, bencilliğimizi ve çaresizliklerimizi gördükçe de yaptıklarımızı ve yapılanları yargılıyoruz. Düşüş, bence okunması biraz zor bir kitap. İnce ama fazlasıyla dolu. Anlaşılması için üzerine düşünülmesi, hatta zaman zaman tekrar okunması gerekenlerden.. İçinde altı çizilesi çok fazla cümle var, ve bence her bir cümle üzerine saatlerce konuşulabilecek nitelikle.
Bazen vaktimizi şarkıların sözlerine bakınarak geçiririz, şiirlerde kayboluruz veya bu ‘bakınmayı’ bu sitede dahi gerçekleştiririz, belki söyleyemediğimiz, belki de söylemediğimiz sözlere rastlamak adına. Düşüş’te, Avukat Jean-Baptiste Clemance biriyle gerçekleştiriyor olduğu sohbeti monolog kılabildiyse, adeta onu dinleyen şahsın yerine de konuşması, meslektaş olmalarının da getirdiği benzer bakış açısı nedeniyle karşındaki insanın zihninin kıvrımlarında gizlenen düşünceleri açığa çıkarmasıdır. Camus bu kitabında, insanın özünü tüm karmaşıklığı ve karanlığıyla açığa çıkarmıştır.
‘’Kendi doğasının keyfini sürmekte’’ olan Clemance adında bir kimliğin kendine herkesi yargılayabildiği bir tepe bulmasıyla egemenliği elde ettiği geçiyor kitapta, görünüyor ki bu egemenliğin tadı kendini yargılarken de oldukça yoğun elde edilebilen türden, şayet kendisinin ruhuna adeta parmak daldırdığını, elde ettiği kir, toz, isle beraber parmak izi bırakırcasına konuştuğunu görüyoruz. Yaşamdan bahsederken hem onu hiç öğrenmediğini hem de çok iyi bildiğini iddia eden bir adamın, mesleği neticesinde kendini yargıdan uzak kılmayı başarabildiğini, söz ettiği o tepeden izlediği insanlar neticesinde yaşamı öğrendiği ve nihayetinde o gözlerinin, o okların kendine çevrildiğini ve Düşüş’ün doğduğunu görüyoruz.
Şahit olduğu suçlar ve suçluların profilindeki aklanmaya neden olmak için gösterdiği eşsiz çaba, insanlara katmaya çalıştığı masumluktu başında durup dünyaya baktığı geniş çerçevesinin sırrı. Biliyordu ki suç gerekliydi, insanların en büyük arzusuydu masum hissetmek ve bunun karşılanması için birilerinin şeytanlığı üstlenmesi gerekiyordu. Ancak asla kendilerini suçluya karşı borçlu hissetmeyeceklerdi, sanatı için trajediye ihtiyaç duyduğunu itiraf edebilecek, bir yakını öldüğünde bunun kendisi için yarattığı ilham adına şükredebilecek birkaç dürüst ve yürekli sanatçı dışında, karanlığa -suçlulara- taş atmaya devam edeceklerdi. Camus, bunun örneğini ölen kapıcısının evine odanın fenol kokusuna -ihtiyaç duydukları trajedi için- katlanabilen apartman sakinleriyle veriyor. Camus’nün bu düşüncesine Yabancı adlı romanında yer alan, annesinin ölümünü soğukkanlılıkla karşılayan Meursault karakteri ile de rastlamaktayız, sahte, atlatılacağı açık bir acının gösterişli yaşanmasına olan kin.
Elbette ölülere olan bu saygının tek sebebi bu değildi. Ölülere duyulan saygının onlara karşı daha fazla bir sorumluluk duygumuzun kalmamasından ileri geldiğini vurguluyor Camus, ilerleyen sayfalarda geçen ‘’Kuşkulu olmaktan çıkmak için, düpedüz var olmaktan çıkmak gerekir.’’ cümlesi ile de ölülere duyulan saygının bizi belirsizlikten kurtarmalarından da ileri geldiğini söyleyebiliriz. Öyle ya, sevdiklerinizin bir gün sevdikleriniz olmayacağından, söylemedikleri sırlarının, hoş olmayan düşüncelerinin bir şekilde açığa çıkmalarından korkmaz mısınız? Bir gizini açığa çıkarmadan ölenler, sırlarıyla gömülenler anlaşılıyor ki iç rahatlatıyor, bir yandan.
Sisifos Söyleni’nde Camus sorumlu tutmuştu insanı, ‘’Ama o gün umutsuz kişinin bir dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuşmuş mudur, konuşmamış mıdır, bilmek gerekir. Suçludur o. Çünkü böyle bir davranış henüz askıda bulunan tüm hınçları, tüm bıkkınlıkları hızlandırıvermeye yetebilir.’’ Düşüş’te de benzer şekilde sorguluyor dostun intihardaki emeğini, ‘’Hele hele hiç sanmayın ki, dostlarınız her akşam size telefon edip dostluk gereği o akşam intihara mı karar verdiniz ya da düpedüz arkadaşa mı ihtiyacınız var, dışarı çıkacak durumda mısınız diye soracaklar.’’ Belki de dostlarımızı sorumlu tuttuğu kadar aynı zamanda onlardan bir beklentimiz olmaması gerektiğini bilmemiz gerektiği için, dostlardan önce bizi sorumlu tutuyor. Ki kendisi, bunu onaylıyor sayabileceğimiz bir sözü yine Sisifos Söyleni’nde geçirmişti: ‘’Kurt insanın yüreğindedir.’’ Ne var ki, sorumluluk bizimdir.
Kitapta Avukat Clemance, ilerlediği köprüde ardında bıraktığı kadının kendini sulara bırakmasının sonucu duyduğu düşüş sesi ile irkiliyor. Bu öyle bir irkilme ki, bakış açısının da dönüm noktası oluyor ancak suya kendini bırakıp kadını kurtarmakla ilgilenmediğinden, diyebilirim ki sorumluluğu kadında gördü ve bir zahmete girmedi. Ancak belki de Clemance’ın da bir trajedi ihtiyacı vardı ve bu olayı deşmesi ile, kendi bilgisi ya da görüş açıklığı ne kadar fazla olursa olsun, acı olayın avukatımıza yine yük olarak geri dönmesi söz konusu oldu.

Kimdi Clemance? Ciddi bir farkındalık içinde oluşu, insanların kendisi hakkında ne düşüneceğini kendisi eylemini ortaya koymadan oldukça önce kestirebilişine bir nedendi ve sefasını da sürdüğü buydu. İnsanlar tarafından ‘’iyi’’ anılmak, onlara iyilik ederek onları kendine borçlu kılmak, bu borcun ödenemeyecek türden olması nedeniyle borçlu insanları kendisinin çoktan unutması ancak kişilerin bu borçlarını unutamayıp dolasıyla avukata kalplerinde ve zihinlerinde her zaman bir oda vermeleri, avukatın en büyük ziyafetiydi. İnsanlarla, bilhassa kadınlarla sürekli olacak türden bir iletişime izin vermiyor, onları zaten etkileyici olduğunu düşündüğü ve etkileyici kılmak için ayriyeten çalıştığı özellikleri ile donatıyor, bir rüzgâr gibi geçip gidiyordu sonrasında. Böylesi daha çarpıcıydı, böylesi onu unutulmaz kılacaktı çünkü böylesi, insanlarda, çekemese de o asla öğrenemediği yaşamın filmini, fragmanını nasıl yaratması gerektiğini çok iyi bildiği o filmin beklentisini yaratıyordu. Tükenmeyen bir bekleyiş, ilerisi olmayan bir buse.
Kimdi Clemance? ‘’Zenginlik, aziz dostum, henüz aklanma değildir, ama her zaman hoş karşılanması gereken ertelemedir.’’ Kendini zengin kılmanın, emeli olan yargıdan uzak kalmaya sebep verebileceğinin bilincinde bir adamdı. Her ne kadar bu zenginliği maddi imkanlar nedeni ile elde edilen süs anlamında kullansa da Camus, bana öyle geliyor ki bu zihninizi zengin kılmak zorunda oluşunuzu da içerir. Kendinizi iyi savunmak için, yargıyı savurabilmek için de görüş zenginliğine ihtiyaç duyarsınız.
Clemance, kendine yarattığı kalkan ile, yargıdan uzak kalabildi. Biliyordu toplum size ne zaman cezai indirim uygulardı, şık bir giyim? Güzel bir üslup? Tüm o otobüste yer verenler, yaşlıların koluna girenler, yetimlere yardım edenler, iyiliğimiz ne kadar masum? Bilinmez. Kendini bir parça gizemli kıldığını da itiraf ediyor, ‘’erdem havasıyla karıştırılan bir soğukluk veriyor bana…’’ diyor, hepsi bir koruma kalkanının ürünü. Bununla ilgili olmalı. Çünkü her zeki insanın ‘’salt şiddet yoluyla toplum üzerinde egemenlik kurmayı düşlemesi’’ iddiası var. Bunu yapmamak, güvende kalma isteğinin, toplumun size yapacaklarını bilmenizin bir ürünü olsa gerek. Zeki insan biliyor olsa gerek, ‘’Biraz kanım aktığına göre, bütünüyle kurban olacaktım: Hayvanlar beni parçalayacaktı!’’
Peki neydi Clemance’ın o irkilme ile geçirdiği değişim? Suçluluk muydu duygusu? Bana sorarsanız, ölümü anımsamaktı mesele. Ölümünü anımsadı. Hayatı bir satranç olarak gören ve usta olduğunu bilen bu adam, giydiği maskelerin ifşalanması isteğindeydi. Nedeni basit, en akıllı suçlular, katiller, dedektiflerin en zor açığa çıkardığı bu insanlar, aynı zamanda yakalanmayı en çok arzulayanlardır. İzinizi kaybettirmekte başarılı olmanız, ortaya çıkıp başarıyı üstlenmeniz söz konusu olmazsa, o zekayı üstlenmezseniz neye yarar? Clemance da eşsiz olduğuna inandığı o ruhunu bilmesini istiyordu insanların, iyiliğiyle anılmak kısa vadede onun için tatmin ediciydi ancak zekasını ve kirli bir imaj dahi olsa bu zekanın görkemini açığa çıkarmadan ölmek ona acı veriyordu. Sayfalar edecek konuşması, hasta yatağına düşmeden önce kendini bu derece anlatması, derdinin bu kez yargıdan uzak kalmak değil de, gizli bir takdir edilme arzusu oluşu, sanıyorum ki bundan ileri gelmekte. Belki de temel emeli buydu ve geçtiği tüm yollar işin aslında bu emele hizmet etmekteydi, bilinmez.
Kendimi herkesten daha zeki saymışımdır. Ama aynı zamanda daha duyarlı ve daha becerikli. Seçkin nişancı, benzersiz sürücü, en iyi aşık saymışımdır. Aşağılığımı kolayca görebileceğim alanlarda bile.

Örneğin yalnızca iyi bir oyun arkadaşı olduğum teniste eğer antrenman yapmaya vaktim olsaydı bu alandaki şampiyonları kolayca geçebileceğime inanıyordum. Kendime yalnızca üstünlükler tanıyordum.
...sanki kadınlardan birine karşı yüklendiğim borcu tüm öteki kadınlara yayıyormuşum gibi.
Albert Camus
Sayfa 50 - Can
Tabi gerçek aşk pek az rastlanan bir şeydir, aşağı yukarı yüzyılda iki ya da üç kez görülür. Bunların dışında boş gurur ya da can sıkıntısı vardır.
Eğer pezevenkler ve hırsızlar her zaman ve her yerde mahkum olsalardı, masum insanlar tümüyle ve hep masum sanacaklardı kendilerini...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Düşüş
Baskı tarihi:
1961
Sayfa sayısı:
79
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ataç Kitabevi
Baskılar:
Düşüş
Düşüş
Düşüş
Düşüş

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları