1.SEZON 4.BÖLÜMROMANTİK BİR BAŞKALDIRISabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf romanı, Türk Edebiyatı’nda önemli bir yere sahiptir, diğer türlerden ayrılan çok orijinal bambaşka bir türün kapılarını açar:
Romantik Başkaldırı EdebiyatıKuyucaklı Yusuf romanı, içinde hem romantik hem de başkaldırı öğeleri barındıran bir eserdir. Romantiktir, çünkü özellikle aşk, ölüm, tabiat temaları üzerindeki duygular zirvede ifadelerle en coşkun haliyle işlenmiştir; başkaldırandır çünkü Sabahattin Ali‘nin Kuyucaklı Yusuf roman karakteri, genetik/yaradılış itibariyle ilkel özüne ve karakterine tamamen zıt bir yaşam alanına (habitatına) getirildiği için huzursuz, ürkek, gergin ve her an patlamaya hazır bir tabanca gibi romanda gezinir ki zaten romanın sonunda alayına (Muazzez hariç) isyan edecek, ortalığı savaş alanına çevirecek ve sonrasında da dağa çıkacaktır. Sabahattin Ali‘nin burada kurguya özellikle Soylu Vahşi vasıflı bir baş roman karakterinin başkaldıran/asi/ilkel/yaban özelliklerini adeta çıldırtıp onları zıvanadan çıkartarak çok sert bir Başkaldırı Edebiyatı romanı haline getirecektir. Eserin finalindeki başkaldırı sahneleri, en keskin hatlarına sahip kısmıdır; yoksa eser baştan sona bir Başkaldırı Edebiyatı’dır. Eserin kurgusunun en başından yani Yusuf daha çok küçükken anne-babasının cesetlerinin yanında Kaymakam tarafından bulunduğu andan itibaren zaten sistemle, tabiat yasalarıyla uyuşamayan, hayat tarafından daha en başlarda mağdur edilmiş, ait olduğu yaban hayatından evinden (özünden) koparılmış özelliğiyle başkaldırı unsurlarının tohumlarının atıldığı kısımlarla dile getirilmektedir. Kasabaya geldiği günden beri sürekli yalnız ve yaban hisseder, kasabanın dilinden anlamaz; ağaçların ve doğanın dilinden başka bir dil bilmiyor gibidir tavırları. Bir şeye yabancı olan, yabancılaşan ya da yabancılaştırılan bir insan, zaten başkaldırı potansiyeline sahiptir; Aidiyet Sorunsalı kapsamında ruhunun içindeki patlamalar sonraki safhalarda dışarıya da taşacaktır.
Direkt olarak olmasa da romanda dolaylı olarak yapılan tahlillerde, tasvirlerde sistemde ve bürokrasideki çarpıklıkları da bir Başkaldırı Edebiyatı dahilinde ele alınmış gözüküyor; bu yönüyle romanlarına çok aşina olduğumuz Yaşar Kemal'den biraz farklı duruyor sanki Sabahattin AliYaşar Kemal, romanlarında vurguladığı toplumsal çarpıklıkları, uzun zamandır doğasında, soyunda bulunan iyi niteliklerini sonradan yitirmiş, yozlaşmış bir halde yıllardır süregelen ve toplumsal kalkınmaya engel teşkil eden gelenekleri tespit edip bunlar üzerinde bir aksiyon alınmasına dair ufak da olsa bir kıvılcım yaratma telaşıyla kaleme alırken; Sabahattin Ali'de ise sadece mevcut çarpıklıkları tespit edip eleştirip olduğu yerde bıraktığını görüyoruz. Sabahattin Ali'ye bu açıdan bakıldığında aksiyon adamı vasıflı bir yazar olmadığı görülüyor. Her yazar, sahaya çıkıp elbette bir aksiyon almak zorunda değildir. Bazı yazarlar, kalemlerinin ustalığına güvenerek sanatını halkın önüne koyar, bilir ki kaleminin ustalığıyla ortaya çıkardığı bu usta eserleri, halkı dürtecek ve uykusundan uyandıracak, kötücül karakterli davranışlar üzerinde düşündürmeye sevkedecektir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Amacım, büyük yazarların kafalarını bir koçbaşı gibi birbiriyle tokuşturmak değildir elbette.
Yaşar Kemal, çok iyi bir vakanüvistir. Yani yaşanılan hâdiseleri bizzat sahaya inerek yerinde canlı canlı kendi gözleriyle görüp deneyimleyip kaleme alır ki bu, çok kıymetli bir aksiyondur. Bu gerçek ve yaşanılmış olaylara canlı canlı şahit olunduktan sonra yapılan tespitleri sonucunda bir aksiyon alınması gereğini de doğaçlama bir etkiyle kendiliğinden doğurur. Bu yönden hem vakanüvis hem sahada bir aksiyon adamı hem de sorunu düzeltmeye yönelik somut adım atan bir icracı makamda konumlanır. Özellikle fakirlik, sefalet ve cehalet içinde kıvranan Anadolu insanları için Yaşar Kemal gibi böylesi bir insan profili çok değerlidir.
Varsayalım ki yeni bir edebiyat türü yaratılmış olsa sanırım bu edebiyat türünün adı: Vakanüvis Aksiyon Edebiyatı olurdu diye düşünüyorum. Böyle bir edebiyat türü elbette yok. Sadece şahsi bir zihinsel antreman sonucu böyle bir şahsi çıkarım yapıyorum. Böylesi bir durumda bu sefer ortaya başka bir sorunsal çıkacaktır; böyle bir edebi tür varsayalım ki ortaya çıkmış olsaydı sanırım bu yeni akımın öncü babaları Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Falih Rıfkı Atay olurdu gibi geliyor bana.
Geçmişte de günümüzde de birçok yazar-çizer takımının yaptığı gibi çalışma masasında oturup keyfini bozmadan sadece daktilosunun başında yazıp çizip yazarlık yapmak varken zor ve sefil şartlar altında çizmelerini giyip bizzat sahaya inerek çamurlu yollara düşmüş, kulağının başkalarından işittikleriyle değil (!) de kendi işittiklerini, gözünün kendi gördüğünü yazmayı tercih eden karakterde oluşlarıyla ilgili bir konudur, bu. Bu iki gerçek vatanseveri de bu vesileyle anmış olalım. Tabi buradan şöyle bir anlam da çıkmasın; ille de bir yazar, çizmelerini giyip sahaya inmediği için diğerlerine göre ne daha onursuz ne de daha az milliyetçidir. Böyle bir yargıya varmak da kusurlu olur. Her biri farklı yollardan farklı yöntemleriyle halka, milletine, edebiyatlarına önemli katkılar yapmış, halkına yüksek moral vermişlerdir. Kimi çizmelerini giyer sahaya iner, kimi de kaleminin ustalığıyla onurlu bir savaş verir mücadele eder. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, yiğit her zaman yine yiğittir. Sabahattin Ali de Yaşar Kemal de Yakup Kadri Karaosmanoğlu da Falih Rıfkı Atay da her biri edebiyatımızın yiğitleridir, vazgeçilmezlerimizdir, her birinin başımızın üzerinde yeri vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi zorluklarla kurulduğunu anlamak için Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri kitaplarının tamamı mutlaka okunmalıdır. Lakin Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri’yi hiç okumamış birisinin vatandaşlık bağları biraz eksik kalacaktır.
1.Sezon 5.Bölümden Devam Edebilirsiniz 👉🏻 #255565688