Dünya Ağrısı, Ayfer Tunç’tan okuduğum üçüncü roman oldu. İlk olarak #k5962 ve akabinde Aziz Bey Hadisesi’ni okumuştum. Suzan Defter, okuduğum kitaplar arasında özel bir yere sahiptir. Dünya Ağrısı kitabında yazar, ismi verilmeyen bir taşraya götürüyor bizi. Ana karakter Mürşit’in tarifine göre, bu taşra zamanın durduğu bir yerdir ve şehir, içindeki insanlar, kendisi ve ruhları zamanla çürümektedir. Mürşit üzerinden yazar, yarım kalmışlık, pişmanlık ve tükenmişliği anlatıyor.
Mürşit, çocukluğundan beri bir sıkışmışlık içinde, varoluş sebebini ve amacını sorgulayan bir karakterdir. Büyüdükçe bulunduğu taşradan çıkıp özgürleşmek ister, ancak tam başardım derken, ailesine, otele geri dönmek zorunda kalır ve toplum için normal(!) akış neyse onu yapmaya başlar. Ancak bu hayat akışı içerisinde, hem geçmişte vicdanına yük olanlar hem de o “normal” hayatı yaşamaması, onu içten içe öldüren bir adama dönüştürür. Bu durum, etrafındaki her şeye sirayet eder; ailesine, çalıştığı otele, arkadaşlıklarına kadar. Ancak otele konaklamaya gelen Madenci ile başlayan sohbetleriyle birlikte, Mürşit geçmişin acı tarafıyla, kendine bile itiraf edemediği şeylerle yüzleşmeye başlar. Burada ikisinin arasındaki o sağlam ve nahif arkadaşlık ilişkisi bana şu sözü hatırlattı: “İnsan yarası yarasına denk geleni sever.”
Ayfer Tunç, romanında toplumsal olaylara da değinmeden geçmiyor. Bunları, belki de insan olmanın aslında vicdanıyla hareket etmek gerektirdiğini bir kez daha hatırlatarak karakterleri üzerinden yapıyor. 1978 yılında yaşanan Maraş Katliamı’na değinen yazar, her iki ana karakter üzerinden bu olayı farklı açılardan, yaşanmışlıklardan ele alıyor. Maraş Katliamını ele alırken aslında toplumumuzda yer alan azınlık olarak nitelendirilen başka toplulukların da kendilerini nasıl gizlemeye çalıştıklarını, yok sayıldıklarını ve kendi kimlikleri içinde yaşamak isterlerse de nasıl toplumdan izole edildiklerini gösteriyor.
Romanın ilk yarısında Mürşit’i bir ölçüde haksız bulmuş ve abarttığını düşünmüştüm. Ancak ikinci yarıya geldiğimde, ona hak vermeye başladım. Çünkü insanın vicdanıyla hesaplaşması ve içsel değişimi, her şeyin dönüşümünü başlatıyor. Bu, aynı zamanda geç kalmanın ne kadar acı verici olabileceğini de gösteriyor.
Ayfer Tunç ’un erkek karakterleri, farklı sorunlarla yüzleşiyor ve bunlar üzerinden toplumu, insan ilişkilerini ve çatışmaları anlatıyor. Yazarın bu derin ve sorgulayıcı tarzı, melankolik bir havaya bürünüyor. Bu yüzden, depresif dönemlerde okunmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak toplumsal olaylar ve insanın kendisini sorgulaması üzerine yazılanları sevenlere tavsiye ederim.