Fransız yazar ve feminist filozof Simone de Beauvoir'ın 1954 tarihli romanı "Mandarinler", İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa'da sol görüşlü entelektüellerin yaşamlarını ve siyasi ilişkilerini konu alıyor. Yarı otobiyografik bir roman olarak da kabul edilen eser, yazarın kendi yaşamından ve çevresinden izler taşıyor ve bu eser 1954 yılında Goncourt ödülüne layık görülmüş.
Kitabın ismi Mandalinler ismini çağrıştırsa da "Mandarinler" adının kökeni, eski Çin'de bilgin sınıfına verilen "mandarin" kelimesine dayanıyor. Beauvoir, bu adla Fransa'daki aydın sınıfını sembolize ediyor.
"Güzellik, şiir, doğruluk gibi şeyler öğrenin. Tüm bunlar artık kimseyi ilgilendirmez oldu." Sy 351
Şimdi, kitabı okumama sebep olan çok sevdiğim iki filozof yazar olan Camus ve Sartre'nin kitap içerisinde ki konumundan ve kitapla ilgili detaylardan bahsetmek istiyorum.
Ama önce otobiyografik bir eser olduğundan kitap içerisinde ki karakterleri ve gerçek hayatta esinlendiği isimleri karşılaştırmakta fayda var;
Henri Perron: Albert Camus
Anne Dubreuilh: Simone de Beauvoir
Robert Dubreuilh: Jean-Paul Sartre
Lewis Brogan: Nelson Algren
Kitap, II. Dünya savaşının sona ermesiyle birlikte yeni bir dünya düzeni arayışındaki aydınların ideolojik çatışmalarını, kişisel hesaplaşmalarını ve varoluşsal sorgulamalarını ele alıyor. İki ana karakter üzerinden ilerliyor eser, savaşa tarafsız gözle bakan L'espoir gazetesinin sahibi Henri ve Paris ve Abd arasında mekik dokuyan, varlığının amacını sorgulayan Anne karakterinin inişli ve çıkışlı hayatını okuyoruz.
"Dahi olmadıkça insanın kitap yazmasını bir türlü anlayamıyorum." Sy 215
Simone de Beavoir'in kalemi benim gözümde en az Lev Tolstoy, Victor Hugo, Honore de Balzac ya da Fyodor Dostoyevski kadar canlı ve güçlü. Herhangi bir konuyu sayfalarca akıcı ve konudan sapmadan aktarabilmesi ve bunu da tekrara düşmeden yapması çok ilgimi çekti. Lakin yukarıda kendisini kıyasladığım yazarların günümüzde halâ çok okunurken Simone De Beavoir isminin pek anılmamasının sebebi akılda kalıcı bir hikaye ortaya çıkartamamasından kaynaklanıyor. 816 sayfalık kalınlığına rağmen kitabın konusu sadece Henri karakterinin L'espoir gazetesini komünist ve antikomünist kişilerden koruyarak tarafsızlığını sürdürmesinden ibaret, bir de Anne karakterinin Abd'de ki sevgilisi Lewis ile olan aşk macerasını okuyoruz. Bu yüzden kitabı ilk okuduğumda sadece 170 sayfa dayanabildim ve bıraktım okumayı. Aradan üç ay gibi bir zaman geçtikten sonra baştan başlamaya karar verdim ve konuya pek önem vermeden sadece yazarın anlatım diline, üslubuna odaklanıp okuyarak zor da olsa bitirdim. Zor da olsa bitirdim diyorum çünkü kitapta yer alan hiçbir karaktere ısınamadım. Eğer gerçekten de Camus ve Sartre bu kitapta anlatıldığı gibi insanlarsa hiç de örnek alınacak kişiler değillermiş.
* Bu konuyu biraz daha açmam gerekirse: özellikle Camus'un izdüşümü olan Henri karakteri kitap boyunca eşi Paule'ü aldatıyor, ona hakaretler edip dışlıyor ve Anne ve Robert çiftinin kızı olan kendisinden yirmi yaş küçük Nadine ile birlikte oluyor. Sonunda Henri'nin bunca ahlaksızlığına dayanamayan Paule aklını yitiriyor. Yazar, Henri'yi sürekli masum gösterme çabasına giriyor, Paule karakterini ise sağı solu belli olmayan tehlikeli birisiymiş gibi lanse ediyor, lakin Paule'ün aklını yitirmesine neden olan da yine Henri değil mi?
* Simone de Beavoir karakterinin izdüşümü olan Anne karakteri ise siyasi yazılar yazan, toplumdan kendini soyutlayıp yalnızlığı seçen Jean Paul Sartre karakterinin izdüşümü olan Robert ile sözde evli ancak birbirlerine "siz" diye hitap edip aynı çatı altında yaşıyorlar. Kızları Nadine ise aileden bağımsız takılan, aydın kesimin sözde 'özgür ruhlu' bireyi. Anne, kızı Nadine için sık sık; "Paris'te yatmadığı erkek kalmadı, sıra Amerikalı erkeklere geldi ancak kızım yine de aradığı aşkı bulamadı" gibi tabirler kullanıyor birkaç bölümde. Daha da kötüsü Anne, Paris'te bir ailesi olmasına rağmen psikoloji enstitüsünün Abd'ye davet etmesiyle oraya gidip Lewis adında başka bir erkekle tanışıp onunla sevgili oluyor. Paris'e dönünce de bu Lewis'ten bahsediyor herkese ve yazları sürekli Abd'ye sevgilisi Lewis'i görmeye gidiyor. İşin tuhafı, Lewis, burada kal evlenelim deyince de Anne olmaz Paris'te kızım ve eşim var anla beni diye mağdur edebiyatı yapıyor...
İşin tuhafıysa Anne'nin hayat eşi Robert bu ilişkiyi bilmesine rağmen yadırgamıyor, bu kaçamak ilişkiyi Anne'nin özgür iradesine bağlıyor. Anne karakteri de Henri'nin başka kadınlarla düşüp kalkmasını onun özgür iradesine bağlıyordu.
Kimse de demiyor ki bireysel özgürlük böyle birşey değil.
Kitapta bu karakterler gibi daha birçok örnekler var. Hepsine değinmek istemiyorum ama modern feminizmin öncüsü olarak kabul edilen bir yazarın, eşini aldatmanın kişinin bireysel özgürlüğü adı altında bu kadar normalleştirmesi bir zaman sonra midemi bulandırmaya başladı. Hiçbir anne kızı için yatmadığı erkek kalmadı ama yine de gerçek aşkı bulamadı gibi cümleler kurmamalı ya, bu kadar özgür bırakılmamalı çocuklar diye düşünüyorum...
Toparlamak gerekirse, bu kadar elimde sürünen bir kitabı peki tavsiye eder miyim? Yazarın ahlâk anlayışı tartışılır ancak kalemi tartışmasız edebi şölen sunuyor. Keşke biraz daha akılda kalıcı bir hikaye sunsaydı. Kitabın hikaye akışını tamamen II. Dünya savaşı sonrası Fransa'nın siyasi gündemi oluşturuyor, okuyacak olan bunu bilerek okusun. Tarihe ilgisi olanı cezbedebilir ancak büyük beklentiyle başlamamakta fayda var.
MandarinlerSimone de Beauvoir · Everest · 2024425 okunma