Gecenin Sonuna Yolculuk
Herkese tekrardan merhaba. Sanırım en zorlanacağım inceleme bu olacak. Tam üç sene önce aldım kitabı ve o zamanlar içimde başlamamı engelleyen bir his vardı hiç cesaret edememiştim. Her kitabın bir zamanı olduğuna inanırım. İyi ki beklemişim diyorum. Bir başyapıt bitirdim, gerçek bir yaşamı kullanma kılavuzu, farkındayım. Bitireli 3 gün oldu ve etkisinden çıkamadığım için başka bir kitaba başlayamadığım gibi ne yazacağımı nasıl yazacağımı düşünüyorum kafamda. Öyle ya da böyle bir ucundan başlamak gerekiyor. Oldukça uzun ve detaylı bir inceleme olacağını öngördüğümden sonda unutmamak adına teşekkürlerle başlamak istiyorum.
Öncelikle Yiğit Bener ;
En büyük teşekkür kendisine. Muazzam bir iş çıkarmış. Her sayfasında, her bir kelimede, her bir virgülde emeğin kokusunu alacaksınız. Orijinaline bu kadar yakın ve özünü muhafaza etmeyi başararak maksimum anlam gücü ile çevirilen bir eser uzun zamandır okumamıştım. Bu kitabı bırakmadan 10 gün elimde tutabilmemde ve bu denli derin bir bağ kurabilmemde en büyük pay kendisinindir. Zira okuması epey zor bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ayrıca önsöz ve sonsözleri okumak pek alışkanlığım değildir. Fakat bu herhangi bir önsöz değil çünkü sevgili Ferit Edgü kaleme almış. Aynı şekilde herhangi bir sonsöz de değil çünkü çevirmenimiz Yiğit Bener, "Çevirinin Sonuna Yolculuk" adı ile ana karakterimiz Bardamu'ya bir ruh üflemiş gecenin sonunda onunla buluşmuş ve Ferdinand Bardamu, gerçek hayattaki personası olan yazarımız Ferdinand'a bir selam çakmıştır ve bizler yolculuğun sonuna yaklaşırken o üçü kol kola kendi yolculuklarını başlatmıştır. Yani siz bitirdiğinizi sandığınızda onların yolculuğuna kapılıp birlikte sürüklenmeye başlayacaksınız ve bu sayede kitap içinizde yaşamak üzere sonsuza dek devam edecek. Müthiş bir bağlantı.
İkinci teşekkür ise Hakan Günday 'a;
Onun kitaplarının incelemesi olmasa bile daima adı geçiyor fark ettiniz mi? Çünkü Gecenin Sonuna Yolculuk, Hakan Günday'ın tıpkı edebiyatımızın mihenk taşlarından Tutunamayanlar gibi bize kazandırdığı ve kendisine de ilham kaynağı olan bir eser. Hakan Günday'ın oluşumunda da önemli payı var diyebiliriz. Öyle ki, Kinyas ve Kayra'da da Celine' e atıfta bulunup bu kitaptan da detaylıca bahsetmiştir ve alıntılar eklemiştir. Ayrıca bir söyleşide Bardamu ile ilgili;
"Bardamu bir gösteridir. Bittiğinde ne yuhalanabilen ne de alkışlanabilen bir gösteri." demiştir. Nokta atışı bir tespit. Bardamu insanı gerçek anlamda dilemmaya sürükleyen bir karakter.
Ek olarak okurken aklıma Tutunamayanlar da geldi sık sık. Benzer noktalarını yakaladım.
Tutunamayanlar ile Az , Gecenin Sonuna Yolculuk ile Kinyas ve KayraOğuz Atay 'a da başlamama vesile olmuştu Günday. Müthiş bir bağlantı daha.
Gelelim şimdi asıl meşakkatli kısıma.
Temelde dört bölüme ayırmak istedim.
İlk bölüm: Savaşın Eşiği ve Kahramanlık Maskesi
Birinci Dünya Savaşı Fransa'sında, savaştan kaçma yolları arayan antikahraman Bardamu, arkadaşı ile sohbeti esnasında, kendisini askerlik marşı söyleyen bir kalabalığın arasında bulur ve savaşın patlak vermesiyle de cepheye sürüklenme yolculuğu başlamıştır. Her ne kadar kayıtsızlığın sınırlarında, insani değerlerden uzaksa da hayatın içinde kendince bir yol bulmaya çalışırken bu olay onun kişiliğinin temelinin atıldığı noktadır. Savaş gerçek yüzünü görünce ilk büyük uyanış gerçekleşir Bardamu'nun zihninde. Toplumun dayattığı “kahramanlık” şovunun anlamsızlığını fark eder. İçinde ilk beliren duygu kaçma isteği olur. Durduğu her an ölüme yakın olduğunu düşünür ve kaçmak ister, çünkü hayatta kalma arzusu onun en güçlü içgüdüsüdür. Savaşla beraber kutsal addedilen değerlerin koca bir yalandan ibaret olduğuyla yüzleşir dolayısıyla zamanla bu kaçış, onun kişiliğine bulaşacaktır. Kazanılacak veya kaybedilecek bir savaş olmadığına inanır ve kazanmak için tek adım atmaz, istekli bir "kaybeden" olma yoluna çoktan girmiştir.
2. Afrika: Gerçek Çürüme ve Medeniyetsizlik Madalyonu
Savaş cehenneminden kaçtığını düşünerek Afrika’ya yol alan Bardamu zannettiğinin aksine kurtuluşa ulaşamaz; aksine cehennemin biçim değiştirmiş halini görür. Hastalıkların kol gezdiği bir ortamda, beyaz sömürgecilerin yerlilere uyguladığı zulmü görür ve medeniyetin acımasız yüzüyle tanışır yani şiddet, kölelik, hastalık ve açgözlülük. Bu bölümde Bardamu, savaşın anlamsızlığından sonra medeniyetin sahteliği ile ikinci kez hayal kırıklığını yaşar. Çünkü bu sömürge düzeninde insan sadece insana değil, doğaya da yenilmektedir. İnsanlığın çürümüşlüğü karşısında kapıldığı dehşetle bu dünyadan kaçmanın imkansızlığı düşüncesi zihnini ele geçirir. Sürekli kaçma isteğinin kendini doğurduğu yerden yani Afrika'dan uzaklaşması gerekmektedir, her ne kadar bir yere varamayacağını bilse de.
3. Amerika: İnsanlığın Mekanikleşme Dünyası
Dünyaya sıkışıp kalma hissiyatından kurtulma ümidiyle Afrika’dan "özgürlükler ülkesi" olarak görülen Amerika’ya uzanan Bardamu, endüstrinin kalbinin attığı Detroit’te işe girer. Savaştan ve vahşetten oldukça uzaklaştığı düşüncesi pek uzun sürmez. Zira Ford'daki bu deneyim onun ruhunda başka noktalara temas eder ve bambaşka bi yıkıma neden olur. Savaş ve sömürgeyi henüz sindirememişken insanlığın endüstrinin çarklarında makinelerin bir uzantısına indirgendiğine tanık olur. Tekedüze işçi hayatı, dayatılan tüketim kültürü ile insanın içinin nasıl boşaltıldığını izler. "Özgürlük" imajı altındaki yeni mekanik kölelik sistemini öğrenir. Etti bu üçüncü hayal kırıklığı. Bardamu’nun karakterinin en belirgin özelliği burda oluşur. İçinde kalan son umut kırıntısının tükendiği yer. İnancı zayıflamıştır artık. sSavaş, kahramanlığı; medeniyet, adaleti; modern sanayileşme ise özgürlüğü bitirmiştir ama yine de ilerlemek zorunda hisseder gecenin içine doğru.
4. Paris: Geriye Dönüş ve Doktorluğun İronik Yüzü
Bardamu Fransa’ya döndüğünde yarım bırakmış olduğu doktorluğa başlar. Bu onun kurtuluş yolundaki son çıkış kapısıdır. Belki hayatı, yolculuğunu, var oluşunu başka insanlardaki yansımasıyla onların hayatlarına dokunarak anlamlandırabileceğini düşünür. Fakat Paris'in kenar mahallelerinde kol gezen sefalet, ölümcül hastalık, umutsuzluk, trajedinin ardından filizlenen hayatlar, her sokağa eve sirayet eden çürümüşlük doktorluğun da boş bir uğraş olduğunu ve aslında kimseyi kurtaramayacağını, tedavinin hayatlarında bir değişime yol açamayacağını anlatır.
Bardamu’nun muayenehanesindeki hastaların her biri kendinden bir iz taşır; toplumun dışına itilmiş, sistemin çarkın dışına attığı, her açıdan yoksul, zihnen ve bedenen ölmek üzere olan insanlardır. Tek fark vardır; ölüm onlar için bir noktada kurtuluş olsa da Bardamu için yolculuğun bir parçasıdır. Bardamu'yu onlardan ayıran o beyaz önlük aslında bir kamuflajdır, kendi ölümünü erteleyen bir figürdür. Çaresizliğin ilk perdeden tanığı olmuştur. Doğru kelime bu: tanık. Başından sonuna dek.
Ve bu noktada karakterinin son hâli şekillenmeye başlar, her anlamda başladığı noktaya dönmüştür. Bardamu kahraman olamamıştır, kurtarıcı da ve şifacı da. Yalnızca görmüştür, gerekenden fazlasını görmüştür; insanlığın tükenişini, yaşamın kendisi için her yerde aynı oluşunu. Ve deliliğe vurur, acımasız bir alayla ironik bir perdeden anlatır duyduklarını, gördüklerini, kayıtsızlık onu ele geçirmiştir çoktan.
Tüm bu yolculuk duraklarında Bardamu'nun peşinde olan Robinson'a ayrı bir parantez açmam gerekiyor.
Bardamu'nun aslında bir yarısı Celine ise diğer yarısı Robinson'dur. Kendine ait bir kimlikten ziyade bu ikilinin parçalarından yeni bir kişilik oluşturmuştur. Robinson onun kaçtığı yansımasıdır, dönüşmekten korktuğu kişidir, ikinci benliğidir. Bardamu gözlemci, Robinson ise eylemci olarak kendi düşüşünü yaşar. Savaşta Bardamu cesur görünen iken Robinson korkudan kıvranandır. Bardamu Robinson’da gizlediği korkaklığını görür, Robinson ise Bardamu’da çaresizliğini paylaşan bir yol arkadaşı bulur. Ve savaş onların tanışma değil, birbirlerini fark ediş noktasıdır. ikisinin de ortak zaafı kaçmaktır çünkü ikisi de hayatın iplerini bırakmaya, onu kavramaktan daha yakındır.
Savaş sonrası yolları ayrılsa da Robinson Bardamu'nun düş gücünü yavaş yavaş ele geçirmeye başlamıştır. Afrika'da iken gördükleri ona Robinson'un talihsizliğini anımsatır. Fiziksel olarak yanında olmasa da her yıkımda, çaresizlikte onun gölgesi zihninin peşini bırakmaz. Detroit'te de işçilerin yüzüne her baktığında onların yorgun, bitik, soluk ve hiçliğe sürüklenen halleri ona Robinson'u hatırlatır. Çünkü Bardamu'nun zihninde Robinson, "yenilmiş insan" olarak yer edinmiştir. Robinson gittiği her yerdedir çünkü "İki paralel çizgi çekmiştir kader, yan yana fakat asla beraber değil."
Ve Paris'e döndüğünde ise nihayet kanlı canlı karşısında bulur onu. Zihninde canlandırdığı haliyle. Bitik, tükenmiş, hayatı tüketmiş.. Ve ondan kaçmak ister çünkü Robinson'da kendi talihsiz kaderinin izlerini bulur. Ona tüm bu yolculuğun çıkış noktası olan savaşı hatırlattığı için uzak durmak ister. Robinson Bardamu'dan daha da inişli çıkışlı bir hayatta savrulmaktadır fikrimce. O gerçek bir 'Tutunamayan'ı temsil eder. Neresinden yakalasa hayatın, tam o ucundan yere düşer ve Bardamu, onu iyileştiremeyeceğini biliyordur kendisinin tüm çabalarına rağmen Robinson tükenmeye mahkumdur çünkü onun ruhu karanlığa teslim olmuş, gecenin sonuna çoktan varmıştır. Hep bir adım önden gitmiş, önden anlamış, fark etmiş ve sonunda vazgeçmiştir. En sağlam yoldan düş gücünü öldürmüştür ve yerin en dibine indiğinden yıkılabileceği bir hayat yoktur artık.
Robinson'un trajik sonu, aslında Bardamu için düğümlerin çözüldüğü, kilidin kırıldığı nokta olur. Bu yitiş, Bardamu'ya insan hayatının kurtarılamaz olduğu gerçeğini hatırlatır ve dolayısıyla kendi geleceğinin de. "Gerçek bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. Bense asla kendimi öldürmedim." der Ferdinand.
Bu yüzden Robinson’un çöküşü, Bardamu için yalnızca bir başkasının trajedisi değil, kendi varoluşunun kaçınılmaz sonucudur, yolculuğun aydınlığa çıkmadığının bir işaretidir. Birlikte ilerlerler "gecenin sonuna" biri anlatıcı diğeri onun gölgesi olarak.
Yavaştan toparlamak istiyorum.
Gece saat 3 ve bitmek üzere olan bir şey varsa o da bu inceleme. Yolculuksa saatlerce devam edecek gibi görünüyor. Ama ben bu yolculuğu sevdim. Merakıma yenik düşerek gecenin içinde yol almayı, Bardamu ve Robinson ile yaşamayı, ilerlemeyi, düşlemeyi, yaşatmayı sevdim. Kendi hayat yolculuğumuzda, 'hala yolda olmayı' hatırlatmasını sevdim.
Gecenin sonunda ölüm var, diyor Ferdinand. "Yaşam bundan ibarettir, gecenin içinde son bulan bir ışık parçası."
Yaşam, aydınlığa çıkan bir yol değil; giderek daha koyu bir karanlığa sürüklenen kendi üzerine kapanan kesintisiz bir yolculuk. Yaşam tam başladığımız noktada, bir çıkış arayış; ölüm ise gecenin sonunda bir bilinmezlik aslında. Ve biz durmaksızın ilerliyoruz gecenin içinde o karanlıkta. Çünkü gecede iken var olabiliyoruz yalnızca.
Başlamak isteyenlere tavsiyem; gecenin çökmesini bekleyin. Ya güne ya hayatınıza..