Ekmek Arası Kütüphanenin en arka raflarında kalmış. Çektim çıkardım onu. Ergenlik ve ilk yetişkinlikte beni büyüleyen kitaplara geri dönüyorum bu hafta. Beni yazma konusunda en çok etkileyen, tetikleyen ve ilham veren kişidir Babamın vermediği nasihatleri veren, hırçın, sert bakışlı ve yumuşacık kalbi olan adam. Hayatta başınıza gelebilecek her boktan durum için bir sözü vardır mutlaka. Ayn Rand'ın Howard Roark karakteri ne kadar idealist ise Bukowski'nin Henry Chinaniski karakteri de hayatı o kadar siktir etmiştir. Ama yine yaşar bu hayatı. İçkisini içer, yazılarını yazar, parasını kazanır, kadınları sever hatta tüm o berduşluğuna rağmen sevilir de. Aşık olurlar ona. Evlenir, üzerine bir de çocuk yaparlar.
Bu hayatta ne zaman kendimi çaresiz hissetsem, Bukowski'yi düşünürüm. O bu hayatın tüm zorluklarına rağmen, ekonomik krizlerine, çekilmez insanlarına, yalancı siyasetçilerine, haksızlıklarına rağmen yaşamaya devam etti. Hakkını verdi, iliğine kadar sömürdü. Mutsuzluğundan mizah üretti. Aynada gördüğü adamdan nefret etmek yerine onunla geçinmeyi öğrendi. En sevdiğim sözlerinden biridir: "Güzellik bir bok değil, uçar. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri sana ilgi gösterirse başka bir nedeni olduğunu biliyorsun."
Gelelim Charles Bukowski’yi okuma serüvenime; üniversite yıllarıma denk gelir. Bukowski’nin aykırı üslubundan ve sınırsız hayal gücünden zevk almak için“Ekmek Arası” kitabıyla başlanması gerektiğini söylerim her zaman. Onun çocukluğuna inerek, tanıyarak, onunla beraber yetişkinliğe beraber geçerek daha doğrusu yazar ve okurun bütünleştiği bir serüvendi benimkisi. Ne zaman başım sıkışsa, ruh halime göre kendimi daha iyi ifade edebilmek için ihtiyacım olan bir cümlesi vardı. Çağımızın Dionysos’uydu O.
Bukowski'nin küçük yaşlarından beri hayatın gerçekleriyle başa çıkma yolu; isyan etmekten ve isyanına bir miktar büyüleyici bir kara mizah katarak her şeye başkaldırmaktan geçiyordu. Babasının acımasız ve sert yetiştirme tarzı, annesinin ilgisiz ve sevgisiz yaklaşımı. Yürümeyen bir evlilikte denge unsuru olmanın verdiği psikolojik baskı. Kitaptaki şu alıntı çok da güzel anlatıyor aslında her şeyi.
“Çocukluğumu net bir şekilde hatırlıyorum. Tam bir köleydim. Cumartesi çim biçme ve sulama, Pazar kilise günüydü. Diğer günler okul, ödev ve görevler. Haftada üç-dört defa hiddet dolu, zorbalık abidesi bir babadan dayak yiyordum. Ustura kayışıyla döverdi. Anneminse tek yorumu şu olurdu:"Ona saygı göster. Ne de olsa baban."