Gönderi

15. Hikaye Tamamlama Etkinliği - Tamamlandı
Hikayemiz 26 Mayıs 2018 tarihinde tamamlanmıştır. Yazım sırası ve diğer her türlü yorumlar aşağıdaki linktedir. #29144336 Hikayeyi düzgün olarak takip etmek isteyen arkadaşlar yadi.sk/d/h-iEpi3Y3WZHde adresindeki dosyaya göz atabilir. Ekitap okuyuculurla sorunu olanlar da site üzerinde aşağıdaki linklerden takip edebilirler. Birinci Kısım - #29688040 İkinci Kısım - #29688131 Üçüncü Kısım - #29688216 Dördüncü Kısım - #29876064 Final Kısmı - #29945832
1000Kitap
··
56 Gösterim
13 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi. Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı. Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği? 2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi, 1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir. 2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez. 3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir. 4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır. 5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır” Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı. “Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu." 2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi. İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi. Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı. Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı. “Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden." Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi. “Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi. “Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz? “””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.””””””” Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil. Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.
PART 3 2071 “Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu. Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı. “Nereye gideceğiz Russell?” “20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?” “RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu. “Yaşamak istiyorsan benimle gel!” Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi. “Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu. Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti. “İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?” Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?” “Evet.” “Benden ne istiyorsun?” “Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.” “Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti. “Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.” “Niye bu kadar önemliyiz?” “Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.” “Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?” “Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.” “John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?” “Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.” “Bilmiyorum Reen...” “Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse. “Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.” Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.” Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi. ******* 3071 Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?” “Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.” ******* 2071 “Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell. “Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.” “12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.” “Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi. Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?” “Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.” “Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.” “Tek sorunumuz bu değil mi Russell?” “Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız. “Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?” “Beyaz cüce demek oluyor!” “Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese. ****** 3071 Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı. “Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.” “Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?” “Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.” “Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı. “Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.” “Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo. “Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı. “Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…” “Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.” “Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.” “O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.” “Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.” “Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti. “Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.” “Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.” “Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak. Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı. Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.” ****** 2071 “Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.” “Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.” “Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?” “Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.” ******* 3071 “Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik. Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor. ****** 2071 “Russell daha hızlı, hadi koş.” Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi. “Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.” “Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.” “Biliyorlar mıydı ki bu durumu?” “Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.” ****** 3071 “2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.” “Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?” Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu. “Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.” “Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.” “Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.” “Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?” “Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.” Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.” “Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?” “Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.” “Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?” “Sophia yardımcı olur musun?” “Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.” “İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu. “Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.” “Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?” “Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.” “Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.” “Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.” O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti. “Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.” “Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.” ******* 2071 Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu. ******* 3071 Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi. “Sophia beni duyuyor musun?” Herhangi bir cevap yoktu. “Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?” “Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.” “Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?” “Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.” ******* 2071 “Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.” “Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.” ****** 3071 “Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?” “Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.” “Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor." “Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.” “Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?” ******** 2071 Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı. “Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.” “Uğraşıyorum Reese.” “Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?” “Tahminim 56 dakika kadar.” ******* 3071 “Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.” “Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.” “Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka gibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu. Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu. YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI. ****** 2071 “Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.” “Ne gibi?” “Yeni bir beyin gibi?” “Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.” “Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.” ******* 3071 Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı. ******* 2071 “O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.” “Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.” “Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.” ***** 3071 Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı. ****** 2071 “Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı. “Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.” ****** 3071 Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu. ******* 2071 “Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder. ****** 3071 Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu. “Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.
PART 2 3071 Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar. “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı. “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.” “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.” “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?” “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.” “Ne gibi?” “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.” “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.” “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti. Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti. ****** Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059 Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3 Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C Belge Türü: Çok Gizli “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.” ****** 3071 Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı. “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?” “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti. “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?” Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı. ****** 2071 “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.” “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu. “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.” “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı. “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?” “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.” ****** 3071 “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia. “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı. Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.” “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.” Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu. “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?” “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.” ******
PART 1 Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059 Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A Belge Türü: Çok Gizli Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır. Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir. Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.) “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm. (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir) Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm. (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.) “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.” (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.) Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum. “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi) “İyiyim.” “Eva, yanında benden başka kimse var mı?” “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.” “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?” “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.” “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?” “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.” “Neler dediniz öğretmeninize?” “Cama yaklaşmamasını söyledik.” “Başka neler söylediniz?” “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.” “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?” Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.” Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı. ****** 2071 “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily. “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu. “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?” Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.” “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.” Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.” ****** 3071 Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü. “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti. “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.” ****** 2071 “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu. Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı. Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi. ABD NASA Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504 Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma Alt Görev: DDZA (Çok Gizli) Çalışma Dereceleri Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı. Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı. Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı. Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı. Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı). İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor. Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti. Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?” ****** 3071 Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti. ****** 2071 “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?” “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?” “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.” “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?” “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.” “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.” “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi. “Peki sonra?” “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell. “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?” “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı. “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi? Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?” “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.” “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti. “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.” “Sence bu ne demek oluyor?” “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.” “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?” Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa" ****** 3071 Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti. “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.” “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?” “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.” “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.” “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.” “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.” “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo. “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?” “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.” “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti. “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?” “Evet, iyiyim.” “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.” “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?” “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.” ****** 2071 “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily. “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza 00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001 böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.” “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.” “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.” ****** Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059 Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2 Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B Belge Türü: Çok Gizli “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”
“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı. Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.” Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü. “O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü. Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.” Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi. i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg “Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk. 2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk. Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı. Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi. Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu. İşte her şey bu noktadan sonra başladı.” Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı. “Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk. O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse? Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi. Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar. Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu. Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “ “İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?” “O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!” Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti. “Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler. Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum. Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu. İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı. Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “ Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü. “Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK! En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı. Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “ Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü. “Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu. Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?” Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra, “Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu. Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan. Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti. Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu. Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü. Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,” “Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?” “Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık! Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı. 2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”
Reklam
Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve leşçi sinekler deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı.. Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile.. - Evet ne düşünüyorsunuz? Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki … - Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş? İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti.. - Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!! İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti. Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi.. - Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak .. Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ kelimelerinden sonra.. Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin ilk atasının simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı.. - Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ? - Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi - Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem.. - Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin - Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!! diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı .. İşte bu kesindi.. Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece.. ‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu.. 2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce ‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..'' diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler..... kısacası herşey ... çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü.... bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı... ... ve ona verilecek olan emaneti.. O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu.. Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi.. - Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem?? - Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir.. İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..
Erhan Özdemir
Gönderi Sahibi
Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa. Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi. Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu. Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep. İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses. - Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri - Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu. - Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar - Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var. - Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için. - Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar. - Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı - Biliyorum, 3071 geldi - Özlüyor musun? - Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki. - Earthmann yetmiyor mu peki - Sana Meryem yetiyor mu? - Meryem farklı ama - Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla - Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç? - Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun - Biliyorum, ama neden burası? - Bunu yüzlerce defa konuştuk - Evet ama alışamadım bir türlü - Sen ne yaptın, verdin mi emanetini - Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım - Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua - Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım - Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk. - Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini - Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla. - Biliyorum ama ben yapamazdım - Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk. - Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun? - Evet, gözlerin dolmuştu. Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ **** Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için. Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı; - Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti. Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”