Serinin 6. kitabının da sonuna geldim.
Serinin en hüzünlü, en "soğuk duş" etkisi yaratan kitabı Albertine Kayıp (veya diğer adıyla Kaçak) oldu benim için.
Bir önceki kitap olan Mahpus'un boğucu odasından sonra yepyeni bir boşluğa düştüm bu sefer. Kapı açılmış, kafesteki kuş uçup gitmiştir. Kayıp, kurgunun tam merkezine sert bir gerçeklik gibi çöküyor. Proust, insanın sahip olduğunu sandığı şeylerin ellerinden kayıp gidişini felsefi bir derinlikle inceliyor (en sevdiğim).
Spoiler vermeden, eserin felsefi ve psikolojik katmanlarına daha yakından bakalım o zaman.
İnsan bir kaybı tek bir seferde mi yaşar? Yazar, yas sürecinin doğrusal ilerlemediğini, zihnin binlerce farklı parçaya bölündüğünü gösteriyor. Sabah uyanan benlik başka acı çekerken, akşam karanlığında beliren benlik bambaşka bir inkârın içine düşüyor. Bellek, gidenin ardından adeta bir işkence aletine dönüşüyor. İnsan, kendi zihninin dehlizlerinde kaybolan zamanın peşine düşerken, asıl kaybolanın kendi kimliği olduğunu fark ediyor. En yakınımızdaki kişiyi bile tamamen tanımak mümkün müdür? Proust, kıskançlığın sadece sevgiyle değil, bilme arzusuyla da yakından ilgili olduğunu kanıtlıyor. Albertine'in yokluğu, varlığından daha büyük bir bilmeceye dönüşüyor. Geride kalan anlatıcı, gidenin ardında bıraktığı boşlukları, söylenmemiş yalanları, gizli hayatları araştırmaya başlıyor böylece. Bilgiye ulaşma çabası, gerçeğin asla tam manasıyla ele geçirilemeyeceği duvarına çarpıyor. Bu çaresizlik, insanın bitmek bilmeyen arzusunun ve tatminsizliğinin edebiyat sahnesindeki kusursuz bir yansımasıdır bana göre.
Peki unutuş nasıl başlar? İlk başta asla iyileşmeyecek gibi görünen yara, zamanın amansız ilerleyişi karşısında kabuk bağlamaya başlar. Acının yerini yavaş yavaş hissizliğe, alışkanlığa bırakması, belki de en trajik süreçtir. İnsan zihni, hayatta kalmak için unutmaya mecburdur. Eser, hafızanın ve unutuşun çatışmasını eşsiz bir gerçekçilikle, süslemelerden uzak, sert bir tahlille resmetmiş. Venedik sokaklarında dolaşırken belleğin nasıl şekil değiştirdiğine, insanın hiçlikle nasıl baş başa kaldığına şahit oldum bu eserde.
Başlıkta, bu incelemenin biraz kişisel bir inceleme olacağından bahsetmiştim. Benimle birlikte şimdi daha derine inmeye hazır mısın?
Proust’un metinlerini sadece birer roman değil, insan doğasını parçalarına ayıran birer felsefi laboratuvar gibi okumak, metnin asıl ruhunu ortaya çıkartıyor.
Varoluşçu bir pencereden bakarsak, Kayıp Zamanın İzinde baştan sona bir kendi hiçliğiyle yüzleşme ve anlam yaratma serüveni olmuş (burada bana görelere yer yok). Jean-Paul Sartre ve Albert Camus okurken hissettiğimiz evrensel yalnızlık, Proust’un satırlarında fazlasıyla mevcuttu. Sevilen kişinin kaybı, aslında kendi varoluşumuzdaki devasa bir deliğin açığa çıkmasıdır. Albertine kaybolduğunda, anlatıcı sadece bir sevgiliyi kaybetmez; kendi kimliğinin yaslandığı duvarı kaybeder (burası önemli). Burada akla şu devasa ve kışkırtıcı soru gelir: Kime güvenir insan? Albertine yalanlarla dolu bir hayat yaşamıştır. Anlatıcı, en yakınındaki insanın zihnine asla giremeyeceğini dehşetle fark eder. Varoluşçuluğun bilindik "Öteki, cehennemdir" fikri tam da burada beden bulur. Karşımızdaki insan, asla tam olarak fethedilemeyecek bir kaledir. Güven, insanın kendi kendine uydurduğu, katlanılabilir bir yanılsamadan ibarettir. Proust’un zaman ve hafıza anlayışı, alışılagelmiş romantik anımsamalarının çok ötesinde olduğunu fark ettim. Geçmişi uslu uslu hatırlamak yerine, yazar adeta çekiçle felsefe yapmak zorundadır. Eski değerleri, sahte anıları, toplumun dayattığı lineer zaman algısını paramparça etmeden gerçek sanata ve gerçek "benliğe" ulaşılamaz. Friedrich Nietzsche’nin putları yıkması gibi, Proust da zaman putunu yıkar.
İstemsiz bellek dediğimiz kavram (bir koku, bir tat, bir tökezleme anı), aklın kontrolünü devreden çıkarır. İnsan aklı sürekli kendini kandırır, yalanlar söyler. Ancak duyular yalan söylemez. Hafıza, bilincin maskelerini yırtarak, en çıplak, en sert, en "sert-gerçekçi" varoluşu yüzümüze çarpar.
Arthur Schopenhauer, hayatın sürekli bir arzu ve tatminsizlik sarkaçında sallandığını söyler. Romanın kahramanları sürekli arzular elde edince sıkılır, kaybedince tekrar yas tutar. Yaşanan kısır döngüden, içine düşülen nihilizm çukurundan tek bir çıkış yolu vardır: Yaratım süreci. Anlatıcı, hayatın kendi başına hiçbir anlam taşımadığını anladığında intihar etmez veya pes etmez. Kaybettiği her şeyi, çektiği tüm acıları kelimelere dökerek varoluşunu yeniden inşa eder. Yazmak, zamanın ve ölümün anlamsızlığına karşı atılmış en büyük varoluşsal çığlıktır.
Maskeler düştükten sonra inşa süreci başlar. Yalıtılmış bir mekanda, belki kuraklığın çatlattığı topraklarda, toplumdan izole edilmiş insanların psikolojik dramı devreye girer. Çaresizliğin, susuzluğun, dışlanmışlığın ortasında kalan bireyin iç dünyasını deşmek, kalemin asıl ustalık alanıdır. Böyle bir atmosferde karakter, kendi hiçliğiyle ve doğanın acımasızlığıyla yüzleşir. Tüm bu yıkım ve katı gerçeklik inşasının ortasında, okurun zihnini kemiren nihai bir şüphe doğar. İnsanlığın en derin korkularından biri şudur: Böylesine acımasız, maskelerin ardında ihanetlerin saklandığı bir dünyada kime güvenir insan? İşte bu varoluşsal kriz, metnin omurgasını oluşturuyor. Proust, okurunu bu tekinsiz sorunun labirentinde yalnız bırakarak en büyük felsefi sarsıntıyı yaratmış işte.
Proust’un devasa eseri Kayıp Zamanın İzinde, tam olarak bu döngünün kusursuz bir örneği olmuştur. Şimdilik altı cilt boyunca sahte aşkların, kibrin, sosyetenin maskeleri birer birer düşürülmüş, zamanın yıkıcılığı karşısında insanın acizliği resmedilmişti. Ancak bu kitabın finalinde, tüm kayıplara ve anlamsızlığa rağmen sanatın ölümsüzlüğü yeniden inşa edilmişti.
Geçmişin küllerinden bir şaheser yaratılmıştır. Edebiyatın en dönüştürücü gücü tam da buradadır: Bizi kendi hiçliğimizle yüzleştirip, yine kendi varoluşumuzu baştan yazmaya zorlaması.