İnsan olmaktan vazgeçmek bir özgürlük olabilir mi?
Han Kang’ın Vejetaryen’ini ilk elime aldığımda çok sakin, hatta neredeyse sıradan bir hikâye okuyacağımı sanmıştım. Evli, kendi halinde bir kadın var; bir sabah uyanıyor ve artık et yemeyeceğini söylüyor. Hepsi bu gibi duruyor. Ama sayfalar ilerledikçe anladım ki mesele yemek değil — mesele şiddet, kontrol, beden, itaat ve insan olmanın kendisi. Kadın giderek konuşmamaya, silinmeye, dünyayla bağını koparmaya başlıyor. Ve en tuhaf olan şey şu: Onu hiçbir zaman gerçekten onun ağzından dinlemiyorum. Hep başkalarının gözünden görüyorum. Kocası, eniştesi, ablası… Sanki o yok da herkes onun hakkında konuşuyor. Bu da içimde garip, huzursuz edici bir mesafe yaratıyor.
Kitap beni en çok bu yüzden rahatsız etti sanırım. Çünkü alıştığım türden bir “anlama” imkânı vermiyor. Ne tam empati kurabiliyorum ne de onu yargılayabiliyorum. Üstelik roman ilerledikçe bedenle ilgili sahneler — açlık, cinsellik, şiddet, kırılganlık — giderek daha çıplak ve sarsıcı hale geliyor. Bazı yerlerde gerçekten daraldım, kapatmak istedim ama bir yandan da bırakamadım. Çünkü ortada büyük bir trajedi var ama kimse bunu yüksek sesle söylemiyor. Herkes onu “normale döndürmeye” çalışıyor, o ise sanki sessizce insan olmaktan vazgeçiyor.
Bir de şu çok çarpıcı geldi bana: Bu kitap isyanı bağırarak anlatmıyor. Tam tersine, hiçbir şey yapmayarak anlatıyor. Kadın kavga etmiyor, kaçıp gitmiyor, kendini savunmuyor bile. Sadece yemiyor. Sonra daha az konuşuyor. Sonra daha az var oluyor. Dışarıdan bakınca pasif gibi görünen ama aslında inanılmaz radikal bir direniş bu. Okurken kendime sürekli şu soruyu sordum: Bir insanın bedeni gerçekten kime ait?
Bu kitabı sevmemin nedeni de biraz burada yatıyor galiba. Çünkü ben zaten huzursuz ama derin romanları seviyorum. İç dünyası yoğun, karanlık ama şiirsel metinleri… Mesela Dönüşüm okuduğumda hissettiğim o tuhaf yabancılaşma duygusunu burada da hissettim — bir sabah uyanıyorsun ve artık “eskisi gibi” değilsin. Sevgili deki gibi, geçmişin ve travmanın bedene yapışıp kalması hissi de tanıdık geldi. Mrs. Dalloway ya da Saatler deki sevdiğim o içe doğru akan sessiz kırılmalar burada da var. Bir de Beni Asla Bırakma nın bende bıraktığı o sakin ama iç burkan “insan olmak ne demek” duygusu… Hepsi sanki bu kitapta başka bir biçimde yeniden karşıma çıktı. Ortak noktaları şu: Okurken iyi hissettirmiyorlar ama bittikten sonra içimden de çıkmıyorlar.
Han Kang’ın başka kitapları da var ama Vejetaryen’in yeri bende ayrı kaldı. Çünkü küçücük bir hikâyeden yola çıkıp insanlık, şiddet ve özgürlük üzerine kocaman bir şey söylüyor. Üstelik bunu büyük olaylarla değil, bir evin içinde, bir ailenin arasında, gündelik hayatın sıradanlığıyla yapıyor. Belki de en ürkütücü olan bu: Böyle bir şeyin kimsenin fark etmeden, gürültü kopmadan, usul usul olabilmesi.
Kitabı bitirdiğimde aklımda net cevaplar yoktu. Hâlâ da yok. Tam olarak ne okudum, bu kadına ne oldu, kim haklıydı — hiçbirinden emin değilim. Ama içimde küçük, rahatsız edici bir boşluk açıldığını biliyorum. Ve o boşluk kolay kolay kapanmıyor.
VejetaryenHan Kang · April Yayıncılık · 20259,7bin okunma