Ricky Ölmek İstiyor
Birçok şair/yazar intihara teşebbüs etmiş ve başarmışlardır. Anne SextonSylvia PlathMarina TsvetayevaGérard de NervalVladimir MayakovskiSergey YeseninThomas Chatterton gibi gibi sıralayabiliriz. Bu incelemem kendi hayatımdan oluşan kesitlerden oluşuyor, ben de zaman zaman ölmeyi dimağımdan geçirmiştim fakat başarı olamamıştım. Hayata olan inancımı altüst oluşunu sinema şeridi gibi önümde geçti defalarca. Ben ki, yaşamın boyunca ölmeyi neden istedim, ölmeyi bu kadar meşrulaştırmamın nedeni neydi veya ölmek bir kurtuluş mudur diye kendime defalarca sormuşumdur velhasıl kelam sorunun arkasında durduğum vakit cevabını bulamamıştım. Kitap beni anlatıyor; depresyon, panik atak, ani öfke krizleri, paranoya gibi iz düşümler sirayet ediyordu. Hissikablelvuku doğurgan yapısı beni tinsel sonuçlara çağırı yapıyordu. Hayatımın olağan şekli, beni hayata olan yaşama sevincini alışı, ailem olan bildiklerim benden ümidi kesmeleri, inzivaya çekilmem, kitaplara olan düşkünlüğüm sayesinde biraz olsun ardı sıra gelmeksizin hayata tutunmaya başarmıştı. Ben istiyor muydum peki, böyle olmasını? Veya antrparantez ''farazi duyumunun içinde birikmiş tonlarca: Korku ve acılaşma!'' zaman içinde süregelen depresif kaygılar, odalara kapatmak kendimizi, kalabalıktan hoşlanmamak, kendi sesini duyabileceğin bir izbe yer behemehal çıldırışlarım, haykırmalarım... bir Anton Çehov'ın Vişne Bahçesi kitabında gibi haykırmalarım olağan sürece bağlıyordu beni. Nedendir bilinmez kendimde sürekli aşağılanma kompleksi içinde hayatımı yaşıyordum. Ajitasyon eylemimim defalarca bizatihi sürdü -içinden çıkılamaz bir hal almaya başladı- ki, durmadan uzlaşmam gereken birtakım esrarengiz şeyler yaşamama bağlıyorum bunları. Eduard, kitap okumayı severdi, müziği severdi, sanatı severdi, bir zaman ressam olmayı bile hedefliyordu kendinde. Ama ''insanlarla konuşmayı sevmezdi, konuşamıyordu'' içinde tonlarca birikmişler acılar peyda olmuştu. Veronika intihara teşebbüs ettiğinde başarısız olunca deliler hastanesine yatırıldı, daha sonra ölüme daha yakın olmaya başladı. Kendini ''deli'' olarak yavtalamayı sever miydi Veronika? Bana sorarsanız herkes biraz olsun delidir. Hatırlayalım: Desiderius Erasmus yazdığı Deliliğe Övgü içimizde biraz olsun dolambaçlı yollar ararız, değil mi?
İçtiğimiz suyun, yediğimiz yemeğin tadını alabiliyor muyuz? Alabiliyorsak yaşama olan sevecenliğimizi bize ''bizden başka'' kimse sorgulayamaz. Bilakis olursa her şey, hayata olan inancımızda biraz olsun yeknesak olarak kırılır. Paramparça oluşumuz bizi denizlere sürükler oradan da başka diyarlara geçmek için Sergey Rahmaninov kakofonisi ezgileriyle ruhumuza işler. Müzik bizi ruhumuzu işleyen birtakım uyarıcı madde gibi alışagelmiştir. Kitaplar da öyle keza. Fakat ''intihar'' ruhumuza işleyen bir madde mi? Bana kalırsa içimizde biriktirdiğimiz acıların dışavurumudur. İyilik-kötülük yaptığımız vakit içimde kalbimizde ''birtakım çeşitlendirici renkler'' dediğimiz şey, bizi darğacında yargılayanların vazifesidir. İsa'nın çarmıha gerilişi, nedir peki? Acılaşma eylemidir. Holokost nedir? Oda birtakım acılaşma eylemidir. Savaş zaten bizim için delidolu olan bir şeydir. Kan akıtmak, kazanmak veya kaybetmek bizi yerle bir eden yegane bir karşıttır.
Pieter Bruegel'in resimleri gibiyim rengarenk fakat içim kapkara olmuş bir elzemdir. Dante, başarısının borçlu olduğu yaratıcısı ilham kaynağı olan Beatrice'e 9 yaşında olan, üzerinde entarisi, küçücük bir kızcağızken abayı yakması... Petrarca, şiirlerindeki ''Laura'' isimli kızcağız Laura de Sade oluşu ve yeryüzünün belki de ona olan tapınması, açlığı-tokluğu vurdumduymaz şeklinde ilelebet oluşu, bizi derinden yaralar... France Prešeren, oldukça hüzünlü bir hayat hikayesine sahip Sloven şair, en güzel şiirlerini kavuşamadığı aşkı Julija Primic'e yazmış olan, aşkını defalarca söylemiş olan şair... kavuşamamıştır. Andrey Tarkovski'ın Zaman Zaman İçinde bu günlüklerinde bir sözü vardı: ''Aşk nedir? Bilmiyorum. Aşkı bilmiyorum değil, onu nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum.'' demesi Sovyet sinemasının -Yuru'nin ben konuşabilirim demesi- acılarımızın dosdoğru aktığı bir suyun rengidir.
Kim ölmek istemez ki? Acılarımızdan, korkularımızdan, yalnızlığımızdan, ağlamalarımızdan... yakınırız bir süre. Bitsin de bu hayat, içimdeki çürümüş benliğimizi unutmak ne hacet? Korkularımıza sığınmamalıyız, onlar bizi yakarışlarımıza hapsolacak derece üzüntü klişe sözlerden birkaçıdır. Lakırdı ettiğimiz tonca şeylerden sonra, bedenimizin ruhuna hapsolması gibi bir şey. Üzülmek yok artık, üzülünce insan nedeni bilinmez bir uçurumda kalmışcasına haykırışlarını -ki ölümün bize verdiği en güzel şey: acılaşmaktır- demesi bizi kim bilir alaşağı ettirmeksizin dere kıyılarına bırakıyor anlamsız şekilde.
İnsan öleceğini bile bile, nasıl yaşar ki? Bu acıya nasıl katlanır, katlanmasına katlanır fakat yeryüzünün o bitmek bilmeyen yollar, kesinkes olarak yıldırım çarpmış ölümcül ağrılarına hapsediyor. Depresyon. Bizi darmadağın eden bir sicim.
Yaşıyoruz, ama nasıl yaşıyoruz? Bize neden bu acıları çektiriyorlar. Evsiz-barksız bir berduştan farkımız yok bizim. Çıtkırıldım bir ağaç gibi yapayalnız ve yaşamaya ölüme mahkum hissedenler için bir çukurdur. Alelade olay yaşandıkça içimizde biriken yaralar, acılar, kaygılar... zor denecek olsa bile kurtarabilirmişiz gibi devinim içerisindeyiz. Gülünç bir şey bu.