Gönderi

Unutulan Özgürlük: Kulluğun Doğallaşması
10/10
·127 syf.··
Beğendi
·
2026 52. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Nisan 2026 09:00
“Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” (s. 8, 26) Metin kısa olmasına rağmen zihinsel olarak insanı uzun süre meşgul edebilecek bir kapasiteye sahip. Etkileyici yanı tiranlık eleştirisi yapmasından gelmiyor. İnsan okurken kendi eliyle kurduğu boyun eğme düzeniyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Kitabın ilk yarısında La Boétie’nin metni, ikinci kısmındaysa bu metne dair yorumlama kısmı yer alıyor. Açıkçası yorumlama kısmına ne kadar ihtiyaç duyulduğundan tam emin değilim çünkü orijinal metin zaten oldukça açık, akıcı ve anlaşılır. Yine de Montaigne’in, La Boétie için “çağımızın en büyük insanıdır” diyebilecek kadar güçlü bir yargıda bulunması boşuna değil. Burada karşılaştığımız şey yalnızca bir dönem metni olmaktan ötesi, kendi çağından hareket ederek bugüne dek uzanabilmesi. Kitap belirli bir rejimi savunan ya da belli bir siyasal tarafı destekleyen militan bir metin değil. Yönetim biçimini değiştirmeye çalışan bir metin hiç değil. Yazarın derdi daha köklü bir soruyu sorgulamak: İnsan neden boyun eğer? “Biçimi ne olursa olsun, özü tiranlıktır hep.” (s. 106) Sorun, kötü bir hükümdar ya da yanlış rejim değildir. Sorun, yöneten-yönetilen ayrımının bizzat kendisidir: “Bölünmüş olan her toplum, bir başka deyişle insanların yönetenler ve yönetilenler şeklinde ikiye ayrıldığı her toplum, zorunlu olarak bir kulluk toplumudur.” (s.75) La Boetie’ye göre insan doğası özgürdür. Hükmedilmeye ya da boyun eğmeye programlı bir varlık değildir. Burada Aristoteles’in “zoon politikon” tanımıyla da arasına mesafe koymaktadır. Özgürlüğün kaybını siyasi bir kayba bağlamaz, ona göre ontolojik ve ahlaki bir bozulma halidir. Metnin beni en çok etkileyen yeri özgürlüğünü kaybeden insanın insanlığını da yitirmeye başladığını söylemesi. Bu, bir yozlaşma; kulluğun doğal kabul edilmesi ve hatta onun savunulması trajedisi. Bu, dıştan gelen bir zorlama olmaktan çıkıyor; insanın içine yerleşen bir alışkanlığa ve sonundaysa arzu edilen bir aşamaya geçiyor. Metnin gücü, VI. yüzyıl Fransa’sına ait görünüp de orada kalmaması. Bugün de geçerli olacak kadar canlı. İktidarın kendini kaba zorla değil alışkanlıkla çıkar ilişkileriyle korkuyla tabulaştırmayla ve hatta insanların kendi ürettikleri yalanlarla sürdürdüğünü gösteriyor. Bu yüzden metin tarihsel bir belgeden ötesi, bugünün insanına da yönelebilecek bir soru. İlyada Homeros Tevrat Immanuel Kant Montaigne Aristoteles Devlet Platon (Eflatun)
Gönüllü Kulluk Üzerine SöylevÉtienne de la Boétie · İmge Kitabevi · 20181,333 okunma
·
1.358 Gösterim
4 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Dilek Bilgin İnsan sosyal bir canlı, bu yönüyle ibn Haldun'un asabiyet kavramına denk bir aidiyet ve bağlanmaya ihtiyacı var. Bu bağlanma ihtiyacı yanlış gidirelirse, kişi ne Birey, ne Fert olur, kurşun askerlerden mürekkep bir tiranlık doğar, bireylerin oluşturduğu yapıya "Toplum", bu kurşun askerinkine ise "Yığın" denir. Modern birey güya hiçbir şeye bağlı olmamaya çalışır. Ancak sosyal yönü itibariyle bağlanmaya ihtiyacı vardır. Sorun bağlanma değil, yanlış bağlanmadır. Yanlış bağlanma; Arzu yön verir, Toplum şekillendirir, Sistem programlar. Sonuç olarak Birey özgür olduğunu sanarken, aslında görünmez tiranlıklara açık hale gelir. Tüketim kültürü, İdeoloji, Medya, Çoğunluk baskısı.. Bu yüzden modern birey, La Boétie’nin dediği gibi: Boyun eğmez… ama ikna edilerek bağlanır. İslam'da ise; Ferd yalnızca Allah’a bağlanır, bu bağlanma, paradoksal şekilde özgürlük üretir. Çünkü: İnsan kula kul olmaktan kurtulur, gücün merkezini dünyadan alır, korku ve çıkar bağı çözülür Artık insan çıkar için eğilmez, korku ile yönetilemez, çoğunluğun peşinden gitmez. Bu yüzden Kur’an’da sıkça vurgulanan; “Çoğunluğa uyma” eleştirisi “Hakkı ayakta tutma” emri “Zulme rıza göstermeme” ilkesi ile hareket eder. Tiran Halkın rızası ile oluşur. Rıza sadece Allah’a yönelirse, Tiran çöker İslam'daki Ferd ise; Kulluk bilinci ile Tek ve Mutlak olana, Teke yönelir, bu bağlılık özgürlük getirir. Allah’a Bağlılığı baştan kabul eden, bu sayede diğer tüm bağlılıkları reddeder, gerçek bağımsızlığa ulaşır. Modern Bireyin yanlış bağlanmasına eş; İslam'da Kişi Ferd olamadan (İslam'da Ruhbalık yoktur) tarikat ve cemaatlere bağlanırsa, ortaya o cemaat ve tarikatın kurallarına indirgenmiş ama sosyal hayatta ahlak, kural ve yasaları göz görmedikçe çiğneyen kitleler ortaya çıkar.
Dilek Bilgin
Gönderi Sahibi
Metnimi çok güzel toparladınız. Özellikle bağlanma biçimi ve yanlış bağlanma konusundaki ifadeleriniz benim açımdan oldukça açıklayıcı oldu. İnsanın bağlanmaya ihtiyaç duymasını ben de doğal yapısının bir parçası olarak görüyorum. La Boetie’nin bize göstermeye çalıştığı şey de bu bağlanma biçiminin nasıl olumsuz yönde yer değiştirdiği sanırım. Bağlanma ortadan kalkmıyor, sadece yön değiştiriyor. İnsan, çoğu zaman farkında olmadan kendini sınırlayan yapılara bağımlı hale geliyor ve bu uyuşmanın farkında bile olmuyor. Bu yüzden mesele, bağlanmaktan çok neye bağlandığımız gibi geliyor bana. Bunu bilinçli biçimde yönetmek gerekiyor. Ama yine de bu yanlış bağlanma biçiminin ne kadarının bireyin bilinçli tercihi, ne kadarının alışkanlık ya da içine doğduğu düzenin etkisi olduğu konusunda ben de kesin bir yere varamıyorum. Bu açıdan hem metin hem de sizinle kurduğumuz bu diyalog benim için bir farkındalık meselesine dönüştü. Fikir alışverişi için teşekkür ederim 🙏
Dilek Bilgin Kişinin kendi rızasıyla boyun eğmesi, iradesini teslim edip, özgürlüğünden vazgeçmesinde simbiyoz bir ilişki mevcut. Şöyle ki; Kişinin, Kimlik, Kişilik ve Kendilik süreci oldukça meşakkatli. İradesini ve özgürlüğünü teslim edip, karşılığında dünyevi ve uhrevi cennet satın alması ise oldukça konforlu bir alan. Yine Din üzerinden açıklamaya çalışırsam; Malumunuz iman iki çeşittir, biri taklidi diğeri tahkiki. Taklidi iman; atadan, gelenekten toplumdan elde edilen adı üstünde taklide dayalı olan. Tahkiki iman ise; Kuran, Hadis, Siyer vb. ilim alanlarında araştırmalar yaparak elde edilen iman. İslam'da Kişinin Allah ile ilişkisinde Kulluk istendiği gibi, Iman olarak da Tahkiki iman istenir. Ancak Tahkiki imanı elde etmek zordur. Kolay olan ise bir Cemaate Bir Şeyh'e irade ve özgürlüğü teslim edip, birkaç ibadet ile Cenneti satın almaktır. Şeyh veya Cemaat ise bu insanlardan bir topluluk oluşturur ve Kendine nüfuz alanı açar. Bu simbiyotik ilişki, ideolojiler ve seküler cemiyetler içinde benzer şekilde işler. Haliyle özgür iradeden yoksun bu kurşun askerler ile, ne İslam'ın istediği Ferd, ne de Modern Demokrasi ve Toplum için gerekli olan Birey oluşmaz. 🙏🌷
Dilek Bilgin
Gönderi Sahibi
Ne kadar güzel açıkladınız, teşekkür ederim. Bu noktada size hak veriyorum. Kişinin dini inançlarını yaşarken ve şekillendirirken olabildiğince temel kaynaklara yönelmesi, okuyup yorumlayarak kendi içselleştirmesini kurması gerekir diye düşünüyorum. Araya kişiler ve cemaatler girdiğinde ise mesele bazen kolay bir teslimiyet alanına dönüşebiliyor. Ama ben yine de tam bu noktada, sorgusuz sualsiz itaat etme meselesini düşünürken yazara katılmadan edemiyorum. Sizin açıklamanızdan hareketle metni yorumladığımda, bu iradeyle yönelim hali bana özgürlükten çok bağlılık hatta zamanla bağımlılık gibi geliyor. Belki de bunun içinde alışkanlık, konfor ve aidiyet ihtiyacı da var. Hem de insan yalnızca boyun eğmekle kalmıyor, La Boetie’nin değindiği gibi, zamanla bunu benimseyip savunur hale de geliyor. Bu yüzden metin benim için hala oldukça sert ve düşündürücü bir yerde duruyor.
👌Giriş cümleniz çok etkileyici.✨️ Malumunuz İslam'da, Kişinin Allah ile kurduğu ilişkide Kölelik yoktur ve istenmez. Kulluk istenir. Kölelikte zorla tabi olmak vardır. Kulluk (ubudiyet) ise, insanın Allah’a karşı bilinçli, özgür iradeyle yönelişi; sevgi, teslimiyet ve sorumluluk temelinde kurulan ahlaki ve varoluşsal bir bağdır. Burada insanın onuru ve iradesi ortadan kalkmaz, aksine anlam kazanır. Kişinin insan ilişkilerinde boyun eğmemesinin ve tiranlığın önüne set çekmesinin temel koşulu; Kimlik-Kişilik-Kendilik bilincinin oluşmasından geçiyor, sanırım 🙏 Dücane Cundioğlu Kimlik-Kişilik-Kendilik konusunu çok güzel izah eder 👇 youtu.be/EliZrvrRh6k?si=... Konuya dair daha önce yazmış olduğum bir makalemden👇 kimi bilgileri de ilginize sunuyorum 🙏🌷 Bireyin kolektif amaçlar uğruna feda edilmesi "Kurşun Asker" metaforu. Bu metafor, bireyin hür düşünce, eleştirel yetenek ve yaratıcılığının, bir cemaatin, tarikatın veya katı seküler ideolojik grubun kurumsal hedefleri uğruna eritilmesi tehlikesini işaret eder. Kurumsal disiplinin körü körüne itaati zorlaması, hem ahlaki özerkliği (Kantçı anlamda) hem de manevi sorumluluğu (ferdiyet) köreltir. Birey, kolektif eylemlerin sorumluluğundan kurtulduğunu düşünürken, aslında ahlaki fail olma kapasitesini yitirir. Kant, bireysel özerkliği ahlaki teorisinin merkezine yerleştirir. Bireyin rasyonel özne olarak evrensel ahlak yasasını kendi kendine koyma yeteneği, Kant’a göre etik eylemin kaynağıdır (Kant, 1785/1991). Bu, bireyin yalnızca seçim yapma yeteneği değil, aynı zamanda ödev bilinciyle hareket etme yükümlülüğünü içerir. Kant’ın “Amaçlar Krallığı” ilkesi, bireyin kolektif hedefler uğruna araçsallaştırılmasını önleyen normatif bir koruma sağlar. Bediüzzaman Said Nursi, ferdiyet makamını, bireyin kendi vicdanı ve aklıyla doğrudan Allah’a muhatap olma kapasitesi olarak tanımlar. Bu kavram, bireysel sorumluluğun ve samimiyetin (ihlâs) merkeziyetini vurgular. Nursi, özellikle "şahsiyet-i maneviye" (tüzel kişilik veya kolektif kimlik) arkasına sığınılarak bireysel sorumluluktan kaçılması ve topluluğun hedeflerinin bireyin vicdanının önüne geçmesi tehlikesine karşı ferdiyeti bir kalkan olarak sunar. Bu kaçış, şirk-i hafi (gizli şirk) olarak nitelendirilebilecek bir manevi zaaf oluşturur. Batı geleneğinde özerklik (autonomy), hukuki ve rasyonel bir kapasite olarak ele alınır (Kant, 1785/1991). İslam düşüncesinde manevi kemal (tezkiye), bireyin ruhsal ve ahlaki olgunlaşma süreci olarak tanımlanır (Fârâbî, 1991). Bu iki kavram farklı epistemolojik temellere sahip olsa da, bireyi kolektif tahakkümden koruma işlevinde paralellik gösterir (Gazzâlî, 2003) Kapalı ahlak, bireyi zorunluluk ve içe dönük kimlikle sınırlar; Açık ahlak ise evrensel sevgi ve kardeşlik ilkesine dayanır. Ferdiyet, Kant’ın evrenselleştirilebilirlik ilkesi ile birleşerek, bireyi kapalı, hiyerarşik yapılardan kurtarır (Bergson, 1932; Kant, 1785/1991). Özgürlük, ahlaki sorumlulukla kullanıldığında anlam kazanır. Kantçı ödev ahlakı ile İslam’daki mükellefiyet kavramları, bireysel hakların korunmasının temelini oluşturur.
Dilek Bilgin
Gönderi Sahibi
Bu denli detaylı yorumunuz için teşekkür ederim. Kulluk-kölelik ayrımını irade ve anlam üzerinden yorumlamışsınız ve bu çok değerli. Benim metinde takıldığım yer de burası aslında. La Boetie’nin dediği, insanın çoğu zaman zorlamayla değil kendi rızasıyla boyun eğmesi kısmı. Dışardan bir dayatma olmadan özgürlüğün askıya alındığı bir alan söz konusu. Siz de söylemişsiniz özgürlüğün ahlaki sorumlulukla birlikte anlam kazandığını düşünmek elbette önemli. Ama yine de bazı şeyler bende tam olarak oturmuyor. İrade ile yönelinen her bağlılık gerçekten özgürlük olmuyor da bazı durumlarda fark edilmeden yeni bir bağımlılık biçimi haline mi geliyor? Bağlantısını eklediğiniz kimlik, kişilik, kendilik videosu da benim açımdan oldukça yararlı oldu, ilgiyle dinledim. Sizin çizdiğiniz çerçeve de konuya güzel bir derinlik kattı, teşekkür ederim.
Kulluğun doğası Güzel izah edilmiş . Firavunlar nasıl oluşturulur sorusunun cevabı ..
Dilek Bilgin
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim. Kitabın etkileyici yönü, tiranlığın nasıl dışarıdan değil de içeriden kurulduğunu anlatması. Bunun özellikle insanın kendi rızasıyla nasıl inşa edildiğini görmek, beni çok etkiledi.