Orhan Pamuk 'un Kara Kitap 'ını bitirdiğimde aklımda Galip'ten çok bir soru kaldı: İnsan neden kendisi olmakta bu kadar zorlanır?
Bu soruyu yalnızca roman sormuyordu. Bölüm başlarında karşıma çıkan Lewis Carroll, Patricia Highsmith, Marcel Proust, Thomas de Quincey ve daha birçok yazar da aynı sorunun etrafında dolaşıyordu sanki. Kitap boyunca altını çizdiğim cümlelere dönüp baktığımda şaşırtıcı bir şey fark ettim: Birbirinden tamamen farklı görünen bu sesler, aynı karanlığa bakıyordu.
Kimlik.
Taklit.
Başkalarının gözünden yaşamak.
Kendi sesini kaybetmek.
Kara Kitap dışarıdan bakıldığında kaybolan bir kadının hikâyesi gibi görünüyor. Galip'in eşi Rüya ortadan kaybolur ve o da onu aramaya başlar. Fakat roman ilerledikçe anlıyoruz ki Orhan Pamuk'un derdi hiçbir zaman bir kayıp vakasını çözmek değil.
Asıl mesele şu:
Bir insan, kendi hayatının içinde nasıl kaybolur?Orhan Pamuk'u ilk kez okuyorum. Üstelik siyasi olarak da kendimi ona yakın hissettiğim söylenemez. Ama edebiyatın güzel tarafı burada başlıyor zaten. Bir yazarı okumak için ona hayran olmanız gerekmez. Hatta bazen mesafeli olduğunuz sesler, size en ilginç koridorları açar. Kara Kitap benim için tam olarak böyle bir deneyim oldu.
Roman boyunca sürekli bir arayış var. Ama bu arayışın yönü sürekli değişiyor. Başta Rüya aranıyor sanıyorsunuz. Sonra Celâl'in peşine düşülüyor. Sonra İstanbul'un. Sonra hikâyelerin. Sonra yüzlerin.
Bir noktadan sonra ise insan şunu fark ediyor:
Belki de herkes başka bir şeyi arıyor ama hiç kimse neyi aradığını tam olarak bilmiyor.
Bu yüzden Kara Kitap'ı okurken sık sık günümüzü düşündüm. Çünkü romanın merkezindeki mesele bana göre kaybolmak değil. Başkası olmayı istemek.
Kitapta beni en çok etkileyen alıntılardan biri şuydu: "Babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu kesmedi hiç."
Bu cümleyi okuduğumda durup uzun süre düşündüm. Çünkü bugün yaşadığımız dünyanın özeti gibi geldi.
Artık insanlar yalnızca kıyafetlerini ya da zevklerini taklit etmiyor. Hayatlarını taklit ediyorlar.
Nasıl yaşanacağını,
nasıl sevileceğini,
nasıl başarılı olunacağını,
nasıl mutlu olunacağını...
Başkalarına bakarak öğrenmeye çalışıyoruz.
Ve bu yüzden bireyselliğin en çok konuşulduğu çağ, belki de birbirine en çok benzeyen insanların çağına dönüşüyor.
Orhan Pamuk'un romanı burada hâlâ güncel.
Hatta belki yazıldığı dönemden daha güncel.
Çünkü artık insanın kendinden uzaklaşması için uzun yolculuklara çıkmasına gerek yok.
Bir ekran yeterli.
Romanın beni en çok etkileyen yanlarından biri de buydu. Pamuk sürekli aynalar çıkarıyor karşımıza. Bir hikâyenin içinde başka bir hikâye açılıyor. Bir yüzün altında başka bir yüz beliriyor. Bir kimliğin altında başka bir kimlik.
Ve sonunda insan şu soruyla baş başa kalıyor: Kendim dediğim şey gerçekten bana mı ait?
İşte burada Kara Kitap sıradan bir romandan ayrılıyor.
Çünkü bu kitap cevaplarla ilgilenmiyor. Sorularla ilgileniyor. Bu yüzden okuması her zaman kolay değil. Bazı bölümlerde yoruldum.
Bazı Celâl yazılarında kayboldum. Bazı sayfalarda kitabın beni nereye götürdüğünü anlamadım. Ama kitabı bitirdiğimde bunun bir eksiklik değil, yöntemin kendisi olduğunu fark ettim. Çünkü insanın kendi hikâyesi de böyle değil mi? Düz bir çizgide ilerlemiyor.
Dönüp dolaşıp aynı soruların etrafında geziyor. Aynı çıkmaz sokaklara giriyor. Aynı aynalara tekrar tekrar bakıyor.
Belki de bu yüzden Kara Kitap bana bir roman gibi değil de, uzun bir düşünce yürüyüşü gibi geldi. Bu yürüyüş boyunca karşıma çıkan bir başka alıntı da aklımdan çıkmadı: "Benim yazı yöntemim, beni kim dinliyor diye meraklanmaktan çok, yüksek sesle düşünmeye ve kendi keyiflerimi izlemeye dayanır."
— Thomas De Quincey__
Bu cümleyi kitabın ortasında okudum ama kitap bittikten sonra daha iyi anladım.
Çünkü Kara Kitap da biraz böyle yazılmış gibi.
Okuru memnun etmek için değil.
Bir düşüncenin peşine düşmek için.
Belki bu yüzden hâlâ konuşuluyor.
Belki bu yüzden bazı okurlar ona hayran olurken bazıları yarıda bırakıyor.
Çünkü bu kitap size rahat bir koltuk vermiyor.
Bir labirent veriyor. Ve çıkışı bulup bulamayacağınızı da söylemiyor.
Kitabı kapattığımda elimde kesin cevaplar yoktu. Ama iyi romanların çoğu zaten cevap bırakmaz. Sadece insanın zihnine yerleşir ve orada çalışmaya devam eder. Kara Kitap benim için tam olarak bunu yaptı.
Bana İstanbul'u anlatmadı yalnızca.
Bana hikâyelerin gücünü de anlatmadı.
Daha rahatsız edici bir şey yaptı.
Kendi hayatıma dönüp bakmama neden oldu.
Ve şu soruyu bıraktı:
Ya kendimiz sandığımız şey, başkalarından topladığımız hikâyelerin toplamıysa?
Belki de Kara Kitap'ın karanlığı burada saklı.
Çünkü insan dünyada pek çok şeyi kaybetmeyi göze alabiliyor.
Ama kendi yüzünü kaybetmek...
İşte o, kolay taşınan bir kayıp değil.