“Dünyanın yapılandırılması ve kurulması muazzam bir iştir, bunu her gün binlerce kez bilinçdışında yaptığımız için ne yaptığımızın farkında bile olmayız.” (s. 155)
Oliver Sacks kitaplarının beni en çok etkileyen yanı, nörolojik vakaları anlatırken aslında insanın dünyayı nasıl kurduğunu sorgulaması oluyor. Bu kitapta renkleri kaybeden bir ressamın, hafızası zamanın bir noktasında donup kalan bir adamın, sonradan görmeyi öğrenmek zorunda kalan Virgil’in, Tourette sendromlu bir cerrahın ve otistik savantların hikâyeleri yer alıyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı görünen bu vakalar, sonunda aynı noktada birleşiyor. Beyin dünyayı algılarken belirli ölçüde onu yeniden kurar.
Bu fikir özellikle Jonathan I. vakasında belirginleşiyor. Renkleri kaybeden ressamın hikâyesinde Sacks, algının ne olduğu sorusunu da düşündürüyor. Bu bölümleri okurken sık sık Steven Pinker çağrışımları uyandı. Pinker dilin ve zihnin dünyayı doğrudan almadığını, onu kategoriler aracılığıyla işlediğini söyler. Johann Wolfgang Von Goethe ise renklerin yalnızca fiziksel bir olgu olmayıp deneyimin ürünü olduğunu düşünür. Sacks ise küçük bir beyin hasarının bütün gerçeklik deneyimini değiştirebildiğini gösterir. Üçü de farklı yerlerden aynı soruyu soruyor aslında:
Gerçeklik nerede kurulur?
“Rengi yapan şey, bizzat beyindi.” (s. 45)
Bu cümle kitabın felsefi merkezlerinden biridir. Jonathan I. başlangıçta renkleri hatırlayabiliyor, onlar hakkında konuşabiliyordu fakat zamanla yalnızca renk görme yetisini değil renklerle ilgili zihinsel dünyasını da kaybetti. Renk, duyusal bir eksiklik olmaktan çıkıp hafızadan silinen bir deneyime dönüştü.
Bu fikir beni özellikle etkiledi. Çünkü burada kaybolan şey bir duyudan ziyade o duyunun etrafında kurulmuş anlam dünyası gibi görünüyor. Hatta gördüğü renk gri bile değildir, kullandığımız dilde tam karşılığı olmayan görsel bir niteliktir:
“Işığın hangi hallerde ve hangi yollarla zihinlerimizde renk fantezileri uyandırdığına ilişkin bir kuram geliştirmedi. Üç yüzyıl sonra hâlâ bir kuramdan yoksunuz.” (s. 63)
Beyin değiştiğinde gerçeklik de değişir mi? Sacks vakalarını okurken bizi hep bu soru üzerine düşündürüyor.
Kitabın başka bir bölümünde karşıma çıkan Greg vakası beni hafıza ve zaman üzerine düşünmeye yöneltti. Sacks bu vakada hafıza kaybını işlerken aslında kişinin zamansal sürekliliğini kaybetmesini anlatıyor. Greg geçmişiyle bağ kuramıyor, geleceği tasarlayamıyor ve bu yüzden yalnızca “şimdi”de yaşıyor. Fakat bu, kişisel gelişim kitaplarının övdüğü türden bilinçli bir anda kalma hâli değil tersine geçmişin anlamından ve geleceğin ufkundan yoksun, donmuş bir şimdidir:
“Greg, farkında olmadan, devinimsiz, zamansız bir şimdiye hapsolmuştu. Bizler için geçmişle derinlik ve anlam kazanan, gelecekle potansiyel ve ivmeye kavuşan ‘Şimdi’, Greg için eksiksiz, ama donuk, durgun ve yavandı.” (s.73)
Bu bölüm bana Paul Ricoeur'ün zaman ve anlatı üzerine düşüncelerini hatta Soren Kierkegaard'ın insanın zamansallığı üzerine söylediklerini hatırlattı. Burada soru hafızanın nasıl çalıştığından ziyade insanın zamanı nasıl yaşadığı sorusuna dönüşüyor.
Kitabın benim için en dikkat çekici bölümlerinden biri de hafızaya ayrılmış sayfalardı. Özellikle Marcel Proust göndermeleri benim için ayrı bir ilgi alanıydı. Proust yaşamı anların toplamı olarak görürken hatıraların zihnin derinliklerinde saklandığını düşünüyordu. Ancak Sacks'ın aktardığı Frederic Charles Bartlett ve Gerald M. Edelman farklı düşünüyor:
“Hatırlamak, sonsuz sayıda sabit, cansız yaşam kesitinin yeniden canlandırılması değildir. Hayal gücüne dayanan bir yeniden yapılandırmadır.” (s.201)
Kitapta özellikle dikkatimi çeken bilgi hafızanın bir kayıt cihazı olmadığı, yaratıcı bir güç olduğu:
“Nostaljinin temelinde bir paradoks yatar - nostalji, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir fantezidir; var olma koşulu gerçekleşmemesidir. Yine de bu fanteziler sıradan hayaller değildir; bir doyumu amaçlarlar ama bu dolaylı, sanatsal bir doyumdur.” (s. 197)
Kitapta ençok etkilendiğim vaka “Görmek ve Görmemek”teki Virgil’in hikâyesiydi. Yıllarca kör yaşadıktan sonra yeniden görmeye başlayan Virgil’in öyküsü ilk bakışta bir iyileşme hikâyesi gibi görünüyor ama bakıyoruz ki Sacks bunun çok daha karmaşık olduğunu anlatmaya çalışıyor. Virgil’in gözleri açılmıştır ama dünya bir anda anlam kazanmamıştır. Bir kediyi bütün olarak göremez onu parçalar hâlinde görür. Çünkü görmek yalnızca biyolojik bir olay değildir, anlamlandırarak öğrenilen bir süreçtir.
Virgil’in hikâyesinde beni en çok etkileyen ayrıntılardan biri, görmenin ona beklenen mutluluğu getirmemesiydi. Çevresindekiler onun görmeyi yeniden kazanmasını bir kurtuluş olarak yorumlarken Virgil zamanla görsel dünyanın karmaşası içinde zorlanmaya başlar. İlginç olan, çevresindekilerin onu hâlâ kör biri olarak algılamalarıydı. Virgil de bir süre sonra bu beklentiye uyum sağlayarak eski davranışlarına geri döndü. Vakanın sonunda görme yetisini yeniden kaybetmesi karşısındaki kayıtsızlığı da bu nedenle etkileyiciydi. Sanki kaybettiği şey, başkalarının değerli gördüğü bir duyuydu; kendi dünyasında ise asıl mesele görmekten çok, anlamlı bir hayat kurabilmekti.
Bu kitap günümüzdeki nöroçeşitlilik tartışmalarının öncüllerinden biri olabilir bence. Çünkü Sacks’ın en güzel yanı farklılığı eksiklik olarak görmüyor. Başka bir algılama ve yaşama biçimi olarak da düşünmeye çalışıyor.
Sacks’ın daha önce okuduğum kitaplarında da etkileyici vakalar vardı. Karısını Şapka Sanan Adam özellikle zihnimde yer etmişti. Uyanışlar ve Müzikofili’yi de sevdim ama aynı tip vakalara yer vermeleri akıcılığı düşürüyordu. Mars’ta Bir Antropolog ise beni daha farklı etkiledi. Burada vakalar insanın dünyayı nasıl kurduğuna, kendini nasıl sürdürdüğüne ve kayıpların içinden nasıl yeni bir yaşam biçimi çıkarabildiğine dair güçlü anlatılar bence.
Kitabı okuyunca yine hep düşündüğüm soruyla baş başa kaldım:
Eğer beynimiz dünyayı sürekli yeniden kuruyorsa, gerçeklik dediğimiz şeyin ne kadarı dışarıya, ne kadarı bize ait?
Bu soruyu düşünmeyi ve üzerine okumaya devam etmeyi seviyorum.