Varoluşun Nörolojisi
Bir beden değil, bir benlik hareket etmeye başlar. Oliver Sacks’ın Uyanışlar adlı eseri, tıp ile felsefenin sınır çizgilerinde dolaşan, insanın varoluşuna dokunan ender yapıtlardan biridir. 1960’larda, uyku ile ölüm arasındaki o donmuş bölgede, ensefalit salgınının yıllar önce bedeni tutsak ettiği, ruhuysa zamana kilitlediği hastaların sessiz ülkesinde Sacks, bir hekimden çok, bir tanığın kalemiyle konuşur. Onun için bu insanlar nörolojik vakalar tanımından çıkar,
“zamanın içinde unutulmuş bilinçler”dir.
Eserin temelinde, “uyanış” yalnızca fizyolojik bir olgu değildir; aynı zamanda ruhun kendini yeniden duyumsama girişimidir. L-Dopa ilacının mucizevi etkisiyle, on yıllar süren sessizlikten birden yaşamın içine fırlayan hastalar, aslında insan olmanın en derin anlamıyla karşılaşırlar: varlığın ağırlığıyla. Çünkü uyanmak, sadece gözleri açmaktan fazlasını gerektirir; zamanı, kaybı, geçmişi ve kendini yeniden görmek demektir. Her bir hasta, Sacks’ın gözünde bir felsefi figüre dönüşür, kimi zamana öfkeli bir Sisifos, kimi sessiz bir Diogenes gibi; herkes kendi benliğine geri dönmenin sancısını yaşar.
Sacks’ın en büyük başarısı, bu insanların tıbbi öykülerini “yaşam felsefesi”ne dönüştürmesidir. Her bir vaka, insanda bilincin ne kadar narin bir dengeye dayandığını, kimliğin ne kadar kolay dağılabileceğini gösterir. Bir insanın içsel benliği, beyin kimyasının bir salınımında kaybolabilir ama yine de orada, bir yerlerde, bir uykunun derinliklerinde yaşam sürer. Uyanışlar, bu sessiz yaşamların yankısını duyurur: bilimin diliyle değil, insanın kırılgan şiiriyle.
Eserdeki derinlik, Sacks'ın gözlemci olmaktan çıkıp bir tanık haline gelmesindedir. Hastalarına yaklaşımı, klinik bir mesafeden ibaret değildir, etik bir yakınlıktan doğar. Yalnızca bedenlerindeki