Nahide Dikel

Nahide Dikel

Tasarımcı
8.2/10
1.361 Kişi
·
3.358
Okunma
·
0
Beğeni
·
155
Gösterim
Adı:
Nahide Dikel
Unvan:
Tasarımcı
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
90 syf.
·2 günde
Çevremden gizlenerek -korkarak- korkuma karşı zor kullanarak - içten içe ve çok derinden sarsılarak- neredeyse yasadışı bir mücadeleydi yazı yazmak benim için...

(Asım Bezirci ile olan bir söyleşi, Soyut Dergisi, 1965)

Evet geldik Yanık Saraylar'a çıktığı günlerde edebiyat otoritelerini yıkan, yıktığı için hazmedilemeyen ve bir sürü saldırıya maruz bırakılan Yanık Saraylar'a....

Her incelememde Sevim Burak'ın çok değerli bir yazar olduğunun altını çiziyorum. Temin edebildiğim kitaplarının üzerine bir şeyler yazmak da o yüzden bir ödev benim için. Bir yazarın unutulmuşluğunun önüne bir nebze geçebilmek için onu sürekli hatırlatmak, onun üzerine elden geldikçe yazmak gerekiyor yani en azından değerini kavrayan her okurun öyle yapması gerekmektedir.


Sonradan Aysel Kudret ismini alan annesi Marie Mandil Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmiş bir Yahudi’ydi. Babası ise Mehmet Burak adlı bir gemi kaptanı. 21 Yaşına kadar Kuzguncuk’un tepsindeki evlerinde yaşadı, Yahudi toplumunun arasında yıllarını geçird ve oradaki hayatının etkilerini metinlerine yansıttı...


"Hikayelerimin üstünde biri gibi, değildim. Hikayelerimin hikaye oluncaya kadar başından geçenler benim başımdan geçenlerdi. Örneğin, yazdığım kelimelerin Oda-el çantası-teneke-masa-igne-tramvay'ın karşılığı kendimdim... Yazarken, zaman geçiyor, boyuna değişiyordum-nesne'lerle birlikte."

(Kitap-lık no. 71 Nisan, 2004)

Yanık Saraylar kitabından yer alan öyküler alışılmış düzyazı dilinin ötesine geçen bir nitelik gösterirler. Metnin içinde dil kuralları zorlanır; cümleler kırılır, sözcükler büyük harflerle yazılır, sözcükler ve cümleler tirelerle ayrılır. Başka bir deyişle metin bir parçalanma süreci içinde gelişim gösterir.

(Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa 38)

Yanık Saraylar ilk yayınladığı zamanlarında Sevim Burak'a getirilen en büyük eleştirilerin başında hikayelerini gerçeküstü/fantastik bir yapıda oluşturduğu üzerinedir. Sevim Burak ise bir röportajda: "Gerçeküstücü değilim. Hikayelerimde gerçeküstü gibi görünen parçalar, kişilerimin ve benim gerçeklerimle ilgilidir." Yazarı inceleyen kişiler buna şaşırtmayacaktır çünkü Sevim Burak kendisi için şöyle demektedir: "Yazdıklarının konusu kendi kendisi olan bir edebiyat benimki.."
Bu da insanların kalıplar üzerinden eleştiri getirme geleneğine Sevim Burak tarafından getirilen bir eleştiridir. Unutulan bir şey var Sevim Burak'ın iç dünyası ve bu iç dünya hiçbir edebi akıma sığmayacak kadar büyüleyici bir dünya ki kendisi de hiçbir akıma ait olmadığını ve onu sadece tek tek yapıtların ilgilendirdiğini ifade eder.


"Modern toplumlarda okuma kesinlikle nötr bir kategori değil, toplumsal ve kültürel dışlama mekanizmalarını korumaya çalışan bir seçkinleşme kategorisidir. Belli okuma tarzlarının meşrulaştırılması ve ayrıcalıklı metinlerin kanonlaştırılması statü belirlemeyle, toplumsal ayrıcalıklar atfetmeyle ve toplumsal tabakalaşmanın korunmasıyla bağlantılıdır."

(Jusdanis, Gregory, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Metis Yayınları s 103)


Lütfen incelemede buraya kadar gelenler bu parçayı tekrar okuyup üzerine düşünsün ve okuma kültürlerine dönüp baksınlar. Okumalarınızı kim yönlendiriyor? Sizin bu yolda rolünüz nedir? Bu soruları kendiniz için cevaplandırın.

Edebiyat dünyasında meşrulaştırılmayan her yazar mevcut otoritenin ve mevcut tabakalaşmanın dağılmaması için göz ardı edilir. Sevim Burak bu yazarlardan biri onun yok sayılmasının nedeni sadece aykırı edebiyatından kaynaklı değildir, o bir kadındır ve biz kadınların başarısını yok saymayı toplum olarak çok iyi bir şekilde becerebiliyoruz.

Türkçe edebiyatta kanonlaşma da milliyetçilik, dinsel kimlik ve erillik kategorileri üzerinden yaşanmaktadır. Özellikle Tanzimat edebiyatında sesini duyurmaya başlayan kadın yazarlar, alışılagelmiş eril düzeni aşıp edebiyat otoritelerinin gözüne çarpma konusunda çaba göstermek zorunda bırakılmıştır. Fatma Aliye, Emine Semiye ve Nezihe Muhiddin gibi yazarlar o dönemin erkek yazarından sonra dikkate alınanlar olmuşlardır. Edebiyat kitapları da yenileşme dönemi edebiyatçıları sıralarken kadın yazarları en sona koyarak eril edebiyatın üstünlüğünü meşrulaştırmıştır. Sevim Burak'ın diğer kadın yazarlardan ayrılan yönü sadece cinsiyet farklılığı yüzünden ayrıma tabi tutulması değil aynı zamanda milliyetçilik ve dinsel kimlik farklılığını da kimliğinde barındırmasıdır. Gregory'nin tanımına bakarsak kültürel dışlanma mekanizmasının en büyük kurbanlarından biri de Sevim Burak olmuştur ifadesini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Yanık Saraylar...

Kitap altı öyküden oluşmaktadır.

İlk öykümüz: Sedef Kakmalı Ev

Öykünün kahramanları; Nurperi Hanım ile Ziya Bey'dir. Ziya Bey ölmek üzeredir ve tüm öykü boyunca okura onun ölümünün arka planda yer aldığı bir zamanlar arası yolculuk yaşatılır.

Öyküde Ziya Bey ile Nurperi Hanım'ın ilişkisi net olarak verilmez aralarında bir evlilik bağı mı anlaşmalı bir cinsel birliktelik bağı mı olduğunu Sevim Burak net bir şekilde okura yansıtmaz. Bu öyküden kadının öteki olma durumuna ilişkin bir saptama oluşturacak bir bölümü vererek diğer öyküye geçmek istiyorum.

"GELDİLER
Çok yorgundular
Sokağın başına dizildiler.
Sekiz on kişi vardılar.
Bunların ardından kadınlar göründü.
Çok yavaş yürüyorlardı, yan yana sıralanmaları uzun sürdü bu yüzden.
Ayakları çıplaktı.
Erkeklerin önüne çömeldiler
Birden elleri kolları kımıldamaz oldu."

(sayfa 7)

Kadınlar erkeklerin ardından gelen, sanki ayakları prangalanmış gibi çok yavaş yürüyen, ayakları çıplak bir şekilde erkeklerin önüne çömelme eylemi gösteren bir köle kimliği ile bize yansıtılmaktadır. Sevim Burak mekanizmanın kadına dayattığı bu role bu şekilde gönderme yapmaktadır.

İkinci Öykümüz: Pencere

Bu öyküde dilin kullanımı ve dil kurallarının tehdit edilmesi bakımından ilk öyküye göre daha üst düzeydedir. Öykünün kahramanları : anlatıcı kadın ve izlediği karşı evde intihar etmek üzere olan başka bir kadın. İki ayrı kişi var gibi gözükse de öykünün tümüne yayılan iç yansımalar bize bu iki kişinin özdeş olduğu konusunda ipucu vermektedir.

"iki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.
Belki de etmez;
Ne düşündüğünü bilmiyorum onun.
Gizli kapaklı bir amacı olabilir.
İki gün oldu tam
...
İkimiz de iyi degiliz.
Kendini kaldırıp atmak için ufak bir işaretçik bekliyor benden;
Benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor; buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor.
Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetimiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor.
Önlemek
Kurtarmak
İstemiyorum..."

İçsel sorgulamalarla geçen bu hikaye kısa ama çarpıcı bir hikayedir. (Pencere hikayesinin bana hatırlattığı bir film oldu bacağı kırılan bir adamın evinin penceresinden komşularının pencerelerini gözleyerek çözdüğü bir cinyati ele alan bir film Alfred Hitchcock'un Arka Pencere filmi başarılı bir yapımdır.)

Üçüncü hikaye: Yanık Saraylar

"Bu öykü ceşitli okumalara açık bir yapı göstermektedir. Bir yandan kadının toplum içinde var oluş sürecini irdeleyen öykü, diğer yandan değişen kültürel düzen içinde kaybolan insanların durumlarını gözler önüne sürmektedir."

Yaşama Teğelli Öyküler, Seher Özkök sayfa, 59)

Bu öykünün kahramanı Sevim Burak'ın ablasının arkadaşı Nebahat Hanım'dır.

Nebahat Hanım Burak'ın öykülerini daktilo ile temize çeken kişidir. Öykü oluşturma sürecini çok sancılı geçiren Sevim Burak'ın kesip yapıştırdığı parçalardan oluşan, evinin perdelerine asıp parçaların yerini daima değiştirerek oluşturduğu üretim sürecinin montajında yer alan Nebahat Hanım'ı gerçekliğinden kopararak onu eserinde yeniden biçimlendirip bir nevi ödüllendirmiştir.

"Dudaklarında acı bir Gülümseme
Uğraş düzeninin aynalarında kendine baktı
Gerçekten O,
KENDİSİ...
Hiç değişmemiş
YİRMİ YILIN DAKTİLOSU
İstemli insanların soyundan
Karanlıkta kalmış kadın yüzü
Boyasız
Sevgisiz
Ölümsüz."

Sevim Burak'ın bu öyküde belirtmekte olduğu "Uğraş Düzeni" toplumsal düzeni ifade etmektedir. Uğraş düzeninin aynası onun toplum içindeki konumunu yansıtmaktadır ve kişi toplumun içinde var olan yirmi yıllık bir daktilo hayatına rağmen değişmemiş düzende yeri olmasına rağmen düzenin değiştiremediği bir kişiyi ifade ediyor bize uğraş düzeninin aynasındaki yansıma.

Bu kadın aynı zamanda;
"Boyasız, sevisiz, ölümsüz"dür. Makyaj kullamamakta ve bu durumla beraber uğraş düzeninde var olan "obje" olma konumundan sıyrılmayı istemektedir. Toplumun içinde istenilen kadın profilini çizmedigi için "sevisiz"dir. Erkekler tarafından ona sevgi gösterilmez yalnızlığa itilir. Bu yalnızlık ise onu "ölümsüz" kılacaktır. Çünkü toplumun yüklemiş olduğu cinsiyet rolüne kapılmayarak toplumun belirlediği kalıpların dışındadır. Topluma ait olunca toplum kişiyi doğurmakta ve zamanı geldiğinde ise öldürmektedir..


-Kendi ismiyle yaşama katıldığı gün SİMSİYAH DAKTİLO ÖNLÜĞÜNÜ üstüne giydiği dakikayı - aynalarda ki hüzünlü görüntüsünü - sanki derinlere gömülü ANILARINI belirtiyormuş gibi acı gülümsemesini - Ona ESRARLI bir güzellik veren BAKİRE BİR KIZ OLUŞUNU- ŞEREFİNİ - NAMUSUNU - yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI - ESRARLI HAYATINI - DÜŞÜNDÜ..."

Yanık Saraylar, sayfa 28

Bu parçada da uğraş düzeninin dayattığı ahlak, namus görüşlerine değinmekle beraber daktilo önlüğünü giymeye başladığı anları hatirlaması onun uğraş düzeninin içinde ne kadar var olmak istemese de bekareti konusunda toplumda var olan "Esrarlı hayranlığı" dile getirerek toplumun dayattığı kadın profilini ön plana almaktadır.

Parçalar üzerinden yorumlar ile oluyor incelemem çünkü bir bütünlük söz konusu olmamakla beraber parçalar dahi daha ufak parçalar halinde anlamlar ifade etmektedir.

Dördüncü Öykü : Büyük Kuş

Kentte kaybolmuş bir kadının, kentin kollarında onun tarafından öldürülmesini anlatan bir öyküdür. Bu öyküde kadınlığı, kimliği, yersizliği sorgular yazar.

Beşinci Öykü: Ah Yarab Yehova

Öykünün büyük bir bölümü yoksul, asker kaçağı olan Bilal Bey'in günlüğünden oluşmaktadır. Bu günlüğün içeriğinde Yahudi sevgilisi Zembul ve ailesi ile Bilal'in yakın çevresi yer almaktadır. Öykünün girişinde Tevrat'tan esintiler içeren şiirsel ifadeler yer almaktadır. Bu öyküde Yahudi kimliğini serpiştiren Sevim Burak, Yahudiliğin günahkarlara verilen en büyük iki cezasından birini de öykünün sonuna bağlayacaktır. Dil kullanımı konusunda diğer öykülerden daha sade bir öyküdür düzyazı kurallarını yıkmayan, normal sınırları koruyan bir dil kullanımı vardır.

Altıncı öykü: İki Şarkı (Ölüm Saati)

Kitabın en kısa öyküsüdür. Bir iç hesaplaşmadan oluşur bu öykü.

Saati öğrenmeye çalışan bir kadınla saati net olarak söylemeyen bir adamın diyaloğu ile başlar öykü. Sonra kadının bir tren yolculuğuna çıkmak üzere olduğunu ifade eder bize yazar. Ama bu yolculuğa çıkabilmek için zaman kavramını anlamdırabilmesi gereken kadının zamanı algılayamaması ve eril düzen tarafından zamanın dışına atılmış olan kadının ulaşmayı amaçladığı o kurtuluş trenini yakalayabilmesi mümkün olabilir mi?

Mübeccel İzmirli ile olan bir röportajında hikaye üretme sürecinin şöyle aktarır bize:

"Kendi yaşamımın ve başkalarının yaşamlarının dışında, bir düş ve imge karmaşığı ortasında yazabiliyorum. Yaşam'ı yaşam'dan keserek (bilinçle) bağlarımı kopararak yazabiliyorum. Hikayelerimin temellerini dünya görüşümün üstüne kurmuyorum. Hikayelerimin temellerini, kendi benliğimin altında kazıyorum. Hikaye yazarak, kendimde, ikinci bir yaşam'ın biçimini bulmaya çalışıyor, baş aşağı ve dikine inerek kendime saplanıyorum..."

Baş aşağı ve dikine inerek kendine saplanan bir yazarı okuma sürecinde beş kitabı ve iki inceleme kitabını geride bıraktım, kendi içinde yarattığı düşsel dünya ve keşfe çıktığı ikinci yaşamında yazarın kendi kendinden elde ettiği özü bulmayı hedef edinmedim sadece hikayelerinin akışına onun gibi kendimi kaptırıp baş aşağı ve dikine kendime saplanma hedefine ulaşmayı amaçladım.
80 syf.
·1 günde·5/10
Gelelim Nursel Duruel'in almış olduğum "Geyikler, Annem ve Almanya" adlı ikinci kitabına.
Bu da diğer kitabı gibi kısa bir süre de bitti. İçinde yine toplamda 8 adet öykü mevcut ve yazarımız bu kitabı ile 1981'de Akademi Kitabevi Öykü Ödülü'nü ve 1983 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı almış.
İnsanın iç dünyasını güzel bir dille anlatmayı başaran bu öykülerinde genel olarak kadın karakterlerin baş role sahip olduklarını görmekteyiz. O kadınların iç dünyalarını öykünün konusu içinde anlık olarak anlatmakta ama bu anların konuya etkilerini bulmak konusu biraz bize bırakılmaktadır. Bir iki öyküsünde ise direkt olarak konunun ne olduğunu anlayıp bulmak, "Yazılı Kaya" kitabındaki gibi yine tam olarak bize kalıyor. Sanırım biraz şiirimsilikten oluyor bu konuların net olmamaları durumu yada "İyice okuyun, düşünün ve anlamaya çalışın ne anlatmak istediğimi !" diyor yazar.
Beğendiğim öyküsüne gelince ise kitaba da adını vermiş olan ve bir çocuğun ağzından anlatılan öyküsü oldu. Hatta öykünün içindeki geyikler kısmını çok samimi ve tatlı buldum.
247 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Amin Malouf; tarihin önemli bir kesitini fon olarak kullanıp yazdığı kurgusal romanı "Tanios Kayası" ile 1993 yılında Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür.
...
Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Mısır'da uyguladığı yayılmacı politika, "Dağ" denilen stratejik bölgede sekteye uğrar. Burada emirlerin, derebeylerinin, din adamlarının nüfuzlarını yarıştırmalarının yanı sıra; Paşa'yı destekleyen Fransa ile Dağlıları ve Osmanlı'yı destekleyen İngiltere gibi büyük devletler de gövde gösterisinde bulunmaktadır.

Diğer taraftan halk; vergiler, zorunlu askerlik, yağma, zorbalık, mezhep çatışmaları, casusların faaliyetleri, direniş örgütlenmeleri gibi pek çok durumla boğuşarak yaşamakta ve her şeye rağmen derebeylerine olan alışageldikleri bağlılıklarını sürdürmektedirler.
...
Tüm bunların yaşandığı köylerden birinde Tanios adlı genç, iki kadının hayatını ve kaderini etkilemesi sonucu kendisini olayların tam göbeğinde bulur. Bunlardan biri annesi "Lamia" diğeri de sevgilisi "Esma"dır.
...
Daha sonra ismi bir kayaya verilecek olan Tanios'un gururu, eğitimi, aşkı ve geleceği için sınanmasını ve mücadelesini anlatan oldukça akıcı bir romandı.

Yazarın, tarihteki bir olayın içerisine sürükleyici bir kurguyu ilmek ilmek işleyişini okumak keyifliydi.

İyi Okumalar_
.
107 syf.
·Beğendi·10/10
"Sen gelirken ağlamıştın,

Orası için.

Bil,gidersen de ağlayacaksın,

Burası için.."(28.SYF)


"Farkında mısın,

Değilsin kendi bahçende.

Kendinden değil,

Kendini bu kendin sanışın."(32.SYF)
247 syf.
·Beğendi·9/10
Öncelikle Amin Maalouf 1993’te yazdığı Tanios Kayası ile Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden olan Goncourt Ödülü’nü kazanmıştır ve bu ödül her yazara bir kere verilmekteymiş.
Osmanlı’nın artık iyiden iyiye çatırdadığı bir dönemde, Mehmet Ali Paşa’lı Mısır’ın şeyhler, derebeylikler, emirler arasındaki mücadelelerini, Fransız ihtilalinin Mısır’daki yansımalarını ele alıyor yazar. Ve tabii ki yaşananların Dağlılar üzerindeki etkileri.
Ve tarih yine gözler önüne öyle bir seriyor ki, yaşananlara sebep olan yine piyonlar değil, düzenin değişmesini sağlayıp, insanlığı sömürmeyi bekleyen dış güçler. Ama gerçekten bu bir sadakat ve serüven romanı (Yapı Kredi Yayınları – Tanios Kayası, arka kapak cümlesi). Henüz 16 yaşında aşık olup, kendini aşkında kaybeden bir oğul; oğlunun aşkı uğruna, yapılan haksızlıklara karşı ilk defa tavrını ortaya koyan, cinayet işleyen bir baba (ama gözümde asla katil değil). Baba oğulun Mısır’dan Kıbrıs’a kaçışı. Bu Dağ’ın emirinden, ölümden kaçışken, sürgün bir aşk içinken, henüz 18 yaşında Tanios’un kendini Dağ’ın kurtuluşundaki kilit adam olarak bulması, emirin hayatının Tanios’un iki dudağının arasında oluşunun hikayesi.
Olaylar öyle güzel anlatılıyor ki, hiç görmediğiniz Dağlılar arasında, şeyhin şatosunda, Lamia’nın bakışında, Tanios’un asi ruhunda, Papaz’ın evinde, kütüphanesinin raflarında, Katırcı Nadir’in gülüşünde, çeşme başında oyun oynayan çocukların yanında, kaçış yolunda gemide, Kıbrıs’ta Rum kahvesinde olabiliyorsunuz. Burnunuzda portakalın kokusu kalıyor. Ben oradaydım diyebilirim. Maalouf yalın ama büyülü bir dille sadece anlatmıyor, yaşatıyor da size olanları.
Semerkant hiç bitmesin isteyip, yarıya gelince başa dönüp kitabı tekrar okumuştum. Tanios Kayasıysa sabır gerektiren bir başlangıçla iyiki bırakmamışım dedirten harika bir eser. Ama çevirisine ayrıca bir hayran oldum: Işık Ergüden. Bu kitap çeviri değil, Türkçe yazılmış dedirtecek ustalıkta. Emeğine sağlık.
107 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Bütün renklerin aynı hızla kirlendiğini söyleyen "Yalnızlık paylaşılmaz.. Paylaşılsa  yalnızlık olmaz." diyerek devleşen, kelimeleriyle insanı kendine hayran bırakan güzel yürekli şair Özdemir Asaf.

Özdemir Asaf'ı her ne kadar tanıdığımı sansam da, O'nu ne kadar az tanıdığımı bu kitap sayesinde öğrendim.

Usta şair adeta şiirlerinde kelime oyunu yapıyor. Aynı kelimeyi birkaç kez değişik anlamlarda kullanarak insanı şaşırtıyor. Özdemir Asaf'ın şiirlerini anlamak için bir kez değil, birkaç kez okumak gerekiyormuş, onu anladım. Şiirleriyle adeta okuyana beyin jimnastiği yaptırıyor. (Noktasız)

Kök ve ekleri olduğu gibi değil de, olması gerektiği gibi yazmış. (Bir Tüy - Boş - Yarış) Bir çok şiirinde bir kelimeye bin anlam yüklemiş. Tıpkı "Ultra" şiirinde belirttiği gibi.

Doğan Hızlan'ın dediği gibi şiiri en aza indirmeye çalışmış. Bazı şiirleri öyleki iki dizeyle son bulmuş (Kolsuzun). Sanki kelimeleri elinden geldiğince az kullanarak israf etmemeye çalışmış gibi. Bazen de aynı kelimeyi sürekli kullanarak, kelimenin tadını çıkarmış gibi. (Bir Kadın Gördüm, Bilseydi Eğer)

Onu erken yaşta kaybetmemiz gerçekten çok üzücü. Edebiyatımıza kimbilir ne şahane şiirler kazandıracaktı.

Not: Şiirlerini anlatırken örnek vermemek olmazdı. O'nu ancak şiirlerini okuyarak anlayabiliriz. O'nu anlatırken kendimi çok yetersiz hissettim. Umarım anlatabilmişimdir.
170 syf.
" Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı kentlerin yüzü ışırdı " der, Platon.

Kitabı okuyunca, Platonun ne kadar çok yerinde bir cümle kurduğuna şahit oldum. Düşünün ki, 2000 yıl önce yaşamış olan bir kişi var karşımızda ve hala ismini dilimizden düşürmeyiz. Yaptıklarını, söylevlerini mümkün olduğunca kendi dünyamızda uygulamaya çalışırız.

Neden mi! Çünkü, Marcus Aurelius 2000 yıl önce görmüş insanlığın doğa ve insan üzerindeki yıkımını... Gördüklerini de gün gün günlükler tutarak insanın ahlaklı ve erdemli olmasını kısaca, insan olmanın felsefesini hem kendisine hem de derleyen kişiler sayesinde biz okurlara anlatmış yazar.

Bazı düşünceler bir yada iki satıra sığacak kadar kısa, bazıları ise uzundur. Düşünceler alıntılardan ve stoacı ( " İnsan olmanın amacı mutluluktur. " sloganını benimsemiş kişilerin oluşturduğu felsefe okulu.) öğretilerden çağrışımlar taşımaktadır.

Ara sıra yazarın kendi düşüncelerine de rastladığımız düşünceleri, mutlaka okumalısınız. Asla pişman olmazsınız...
170 syf.
Marcus Aurelius, mutluluğun ve gerçek bir yönetimin kaynağının maddesel şeyler değil 'erdemli olmak' olduğunu savunan Stoacı filozof Epiktetos'un ahlak felsefesinin izinden giden, imparator vasfını yalnızca toplum yönetiminde değil, ruhunu, bedenini ve yaşamını yönetmekte kullanmış bir bilge hükümdardır. Roma'ya altın çağını yaşatan, bir imparatordan daha hususi ve seçkin yetilere sahip Marcus Aurelius'a ait bu kitap, Marcus'un felsefesini ve yaşama dair edindiği ilkeleri anlatan aforizmalarla doludur. Her insanın hayatında tekrar tekrar(!) okuması gereken kült eser. Edinin!
312 syf.
·7/10
~
Yakın bir gelecekte din devleti haline dönüşmüş bir Amerika; kızların pantolon giymesinin ayıplandığı, okumalarının istenmediği, feministlerin ve eşcinsellerin şeytan olarak adlandırıldığı bir Amerika...
Ve bu Amerika’da suçların sayısı gittikçe arttığı için hem hapishanelerde onları beslemek için bütçe harcamamak, hem de dışardaki insanları suçtan caydırmak için hayata geçirilen bir uygulama; renklendirme. Bu işlem ile, insanların derisi işledikleri suçun boyutuna göre renklendiriliyor be belirli bir yıl boyunca renkli bir deri ile yaşıyorsunuz. Böylece hem devlet sizi hapishanede beslemek zorunda kalmıyor, hem dışarıda deri renginiz ile ne suç işlediğiniz belli oluyor ve dışlanarak ceza çekiyorsunuz; hem de bu diğer insanlar için caydırıcı bir nitelik taşıyor. Ve kitap Hannah’ın kürtaj yaptırdığı için cinayetten suçlanan bir kırmızı olarak yeni hayatına başlaması ile başlıyor.
Arka kapağını okuduğumda konu oldukça ilgimi çekmiş ve sert bir distopta okuma beklentisi ile kitaba başlamıştım. Bence kitaptaki “deri renklendirme cezası” oldukça güzel bir öğe ve yaratılmak istenen kurgu iyi olsa da, konunun işleniş biçimi beni tam anlamıyla tatmin edemedi.
Bunun dışında yazar hikaye boyunca özellikle din sorgulaması olmak üzere, feminizm, eşcinsellik, kürtaj, kadınların okuma hakkı ve özgür iradesi gibi pek çok sosyal konuya kısa kısa değinmişti. Kitap boyunca ara ara bu konular ile ilgili konular okumak hoşuma gitsede; acaba bu konulara yer vermektense, distopik ortamın betimlenmesi üzerine mi daha çok eğilseydi diye düşünmedim değil.Kitap distopyanın olmazsa olmazlarından yani gelişmiş teknolojiden de bahsediyor tabi. Akıllı ev sistemleri, akıllı arabalar, web tabanlı gelişmiş kişi arama sistemleri vs. Ama bence yemekte garnitür, salatada sos neyse bu kitapta da teknoloji o. Burada ana yemek insanın zerre değişmeyen doğası. Dün neyse bugün de o, bugün neyse yarın da o olacak. Kendinden farklı gördüğünü ez. Şartlar uygunsa acımasızca ez. Uygun değil mi? O zaman merhamet kisvesi altında ez, iyilik kisvesi altında ez, bir şekilde kulpuna uydur da öyle ez.
Kitabın sonunda ise, olaylar o kadar hızlı ilerledi ki, resmen her şey oldu bittiye geldi be bu son beni hiç tatmin etmedi. Sonuç olarak; kitap iyiydi güzel bir fikrin doğallıkla zaten bildiğimiz ama müthis bir beceriyle görmezden geldiğimiz gerçekleri çat çat yüzümüze vurmuş.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nahide Dikel
Unvan:
Tasarımcı

Yazar istatistikleri

  • 3.358 okur okudu.
  • 75 okur okuyor.
  • 1.419 okur okuyacak.
  • 31 okur yarım bıraktı.