Ernest Hemingway'in 1929 da yayımlanan eseri Silahlara Veda savaş karşıtı bir eserdir. Yazar bu kitabın sonunu 47 kere tekrar yazmıştır. Alternatif sonlar ve yazarın taslak olarak yazdığı notlar 27. Baskının son kısmına eklenmesi harika olmuş. Bu kısımdan görüleceği gibi aslında daha çarpıcı, daha edebi ve felsefi sonlar yazmasına rağmen kendi yazım tekniği ile sade bir sona yer vermiş. Bu sadelik insanın günlük hayat akışının sadeliğini öne çıkararak buzdağı tekniğinin harika kullanımıdır. Günlük yaşantı sadedir ölümler, doğumlar vs. ancak günlük yaşamın olağan akışı içinde akan olayların altında tonla acı tonla keder barındırır. Hiç kimse bir kelime dahi etmese bile bu acıyı ve insana verdiği yükü kavrayabilir. İşte böyle bir eser bu kitap.
Savaşın acımasızlığını, bir hiç uğruna savaşta öldürülen insanları, kan boşalır gibi gelen acıları edebi bir dil yerine sade bir dille anlatarak bu duyguları okuyucuya bırakmıştır. Okuyucu bu acılar karşısında kitabın nasıl bu kadar sade bir dile sahip olduğunu görünce "bu acılar daha edebi betimlenebilirdi" der ancak kitabın amacı zaten okuyucuya bunu dedirtmektir.
Kitap akarken Ernest Hemingway'in düşüncelerine de rastlıyoruz. Düşünen herkesin ateist olduğu. Tanrı eleştirisi. Savaş başlatan kişilerin halk tarafından kurşuna dizilmesi gerektiği ki mussolini'nin 2. Dünya savaşı sonrasında italyan devrimci halk tarafından ayaklarından asılmasını vurguluyor. İnsanların savaşlara iyimser yaklaştığını sevdiklerinin savaşa gittiğinde ya da günümüzde terör operasyonlarına katıldığında onun başına bir şey gelmeyeceğini ya da ufak bir kurşun yarasıyla döneceğini düşündüklerini ancak gerçeğin hiç böyle olmadığını, savaşa gönderdikleri sevdiklerinin paramparça olduğunu söylüyor. Bununla beraber savaşın gerçeklerinden bahsetmeye devam eder. Askerlerin savaşamayacak bir sağlık problemi olduğu zaman kimse ona inanmaz ve savaştan kaçmak istediğini düşünür. Albert CamusDüşüş eserinde "yaşamın boyunca insanların sadece kuşkuculuğunu hak edersin ancak sen öldükten sonra sana inanırlar" der. Yazar bunu romana çok güzel uyarlamış. Savaşın zaferle kazanılamayacağını 2. Dünya Savaşı'nın da sebebinin 1. Dünya savaşı olduğu gerçeğini vurguluyor. Savaşın kazananı olmadığını zafer kazanan tarafların sadece kaybettiklerini anlayan son ülke olduğunu anlatıyor bize. 1. Dünya Savaşı'nda yaralı halde yaralı arkadaşını ateş hattının gerisine taşımak isterken makine tüfek ateşi sonucu ayaklarından da vurulur ve bu yazdıkları gerçek hayatıyla örtüştüğü için sadece bir roman olmaktan çıkar. Savaşın kötülüğünü de yaşayan bir insanın kaleminden okuruz. Milliyetçilik vs kutsal sayılan şeylerin aslında kutsal olmadığı tek kutsal olan şeyin insan hayatı olduğunu anlatmak istiyor. Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği gibi "nefsi müdafaa dışında her savaş bir cinayettir."
Bunlarla beraber savaşın yanında bir de aşk var. Aynı beton çatlağında bir çiçeğin yeşermesi gibi. Savaşın kötülüğünden kaçan karakterimiz aşkın güzelliğine kaçıyor ancak acılar onu orada da bırakmıyor tek bir farkla çünkü doğa kötülük etmez insanlara o da acı verir ancak kötülük değildir. Şimdi düşününce kötülük problemi ikiye ayrılır doğal kötülükler ve insan eliyle yapılan kötülükler aslında doğa kötü değildir. Doğum esnasında kaybedilen hayatlar karşısında insan kendine kötülük yapıldığını düşünmez. Savaştan kaçarsın ama ölümden asla kaçamazsın. Sonunda kitabın size vaad edebilecek tek garanti ettiği şey budur. Öleceksin aynı bu kitabı yazan Ernest Hemingway gibi. Dünya insanları ezecek, ezemediğini daha erken öldürecek, sıradan bir insan olabilirsin ancak bu sadece senin için aceleye gerek olmadığı anlamına gelir. Nereye baksan hep keder hep acı vardır. Kitapta Catherine Barkley karakteri yağmurdan korkar ve rüyasında yağmurlu bir günde öldüklerini görür bu olay kitabın sonuyla uyumludur karakterimiz Henry ise tek başına yağmurun altında oteline geri döner. Hayao Miyazaki'nin ruhların kaçışı animasyon filmindeki Chihiro'nun yüzsüz karakteriyle sessizce tren yolculuğu yaptığı sahneyi getirdi aklıma. Hayatın akışındaki yalnızlığın sessizliği gibi. Yazar bu yağmur temasını kötülüklerin ve acıların olduğu zamanlar kullanır. Tanıdığı herkesten çok sevdiği bir insan savaşta vurulup çok ölü göründüğü zaman yağmur yağar. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok eserinde Paul karakteri ölen sevdiği bir arkadaşını düşünürken yağan yağmurun şimdi onun mezarına da yağdığını düşünür. İnsan hayattayken ölürdü. Nedeni bilinmezdi. Hayattayken öldürürlerdi. Mutlu olmana asla izin verilmezdi şu hayatta. Bana bugün bu kadar ölmek yeter diyor ya Oğuz Atay o hesap.
Kitap hakkında yazılacak daha başka şeyler de var papaz ile yapılan diyaloglar tanrıya inanmak ya da sevmek belki de korkmak? Tanrıdan korkmak olayı hakkında da biraz şey yazabilirdim sanki. Feminizm hakkında Catherine Barkley'in tutumu hakkında. Güçlü karakterler hakkında bir kadının ölüm karşısında üzüldüğünü ve asla korkmadığını. Henry'nin yapacağını söylediği şeyleri yapmayıp bencilleşmesini yazardım sanki. Buraya fazla.
Neyse savaş çok uzaktaydı artık. Belki de hiç yoktu savaş. Buralarda olmadığı kesindi. Ben inançsız bir insanım madem cehenneme gideceğim, yağmurlu güzel bir günde öleceğim..