Gönderi

CENGİZ DAĞCI'NIN -ÖLÜMÜN DAHİ BİTİREMEDİĞİ- BÜYÜK AŞKI:
10/10
·123 syf.·
Beğendi
·
2018 33. kitabı
Aşkın da tüm diğer değerler gibi hızla sömürüldüğü bir “hız ve haz çağında” yaşıyoruz. Artık insanlar sevmiyor, dokunup geçiyorlar sadece. Şiirlere, şarkılara, romanlara, filmlere konu olan aşklar yok artık, aşk yaşanmıyor, yaşanamıyor çağımızda, içi en fazla boşaltılan kavramlardan biri de aşk aslında. Bir konuyu bu kadar dillere pelesenk edersek sonunda elimizde bir ucûbe kalır. Çağımızın ucûbesi de aşk! “Sevdiğiyle” (bilhassa tırnak içinde yazdım) buluşup telefon ekranından gözünü kaldırmayan çiftlerle dolu etraf! Günde sevgilisine beş yüz mesaj atmayı marifet sayan sözde aşıklar, birbirlerinin gözlerine bakmayı bilmiyorlar. Kıskançlıklar bile sosyal medya üzerinden yaşanır oldu. “Sen onu niye beğendin, bunu niye ekledin, şunu niye paylaştın vs.” Bu bir çılgınlık ve bu çılgınlık ne zamana kadar devam eder bilemiyorum. Bu hengâme içinde büyük aşk hikâyeleri büyük saygı uyandırıyor bende. İşte tam da bu sebeple Cengiz Dağcı’nın çok sevdiği eşi, büyük aşkı Regina’sına yazdığı “Regina” adlı kitabı okumaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (#33042494 etkinliğine de bir katkı olsun bu yazı.) Cengiz Dağcı’nın "Regina" adlı kitabı, yazarın çok sevgili karısı Regina’nın ölümünden sonra sıcağı sıcağına tuttuğu hatıra defterindeki notlardan oluşuyor. 123 sayfadan oluşan bu küçücük kitap, göz yaşartan samimiyetiyle okuyucuyu sarıyor ve ölüm karşısında dahi direncini yitirmeyen büyük bir aşkı satır satır yaşatıyor. Dağcı’nın tuttuğu ilk notlar 20 Ocak tarihine ait. Kitap, 14 Ocak’ta tutulan notlarla sonlanıyor. Bu tarih aralığına göre hatıra defterinin atlamalarla tutulan bir yıllık bir süreci anlattığını söylemek mümkün. Dağcı, kitaba “Bugün de mezarının başı ucundayım. Sabahın erken saatlerinde uyandım, uyanır uyanmaz yastığına sarıldım, sonra da yatağımızın yanındaki telefon kürsüsünün üstünde duran gümüş çerçeveli fotoğrafını kaldırıp öptüm ve fotoğrafı gözlerimin önünde tutarak, ‘Sen benimlesin,’ dedim. Aşkımızın ve derin dostluğumuzun gücü, bir de yalnızlığımızın buruk acısıyla söyledim bunu.”(s.7) Cümleleriyle başlıyor. Daha ilk satırdan itibaren samimiyetinin gücüyle bizi büyüleyen bu satırlar kitap boyunca devam ediyor ve her satır Dağcı ve Regina arasındaki büyük aşkı yüreklerimize biraz daha kuvvetlenerek kazıyor. Kitap, Dağcı’nın tuttuğu notlardan oluştuğu için biz Regina’yı da Dağcı’nın gözünden tanıyoruz. Yazar, sevgili karısıyla ilk karşılaştıkları zaman içinde bulunduğu durumu “Yıllar öncesi ayrılık taşlarıyla inşa ettim yalnızlığımın kalesini.” (s.8) cümlesiyle ifade ediyor. İşte Regina o kalenin duvarlarını aşıp onun hayatına giren kadındır ve bu büyük aşk hiç tükenmeden Regina’nın vefatına kadar devam eder. Dağcı, bu aşk başladığı andan itibaren “ben” olmaktan çıkar ve Regina’nın kuzey denizlerinin mavisinden daha mavi gözlerinin tesiri altına girer. Zira hayatta hiç kimse Dağcı’ya o güne kadar böyle bakmamıştır. Regina’nın gözleri onu “ben” olmaktan çıkarır “sen” yapar. Artık “sen ve ben” yoktur onların dünyalarında, “biz” olmayı başarmışlardır ve bu büyük aşk ölüme rağmen yaşamaya devam edecektir. “Yıllarca aradım. Sonunda buldum seni; bulunca da ben seni kendi içime aldım, sen de beni kendi içine aldın ve sen ve ben bütün bir beden olduk.”(s.91) Regina, Dağcı’yı en tatlı müziklerden daha tatlı sesi ile besler, ellerinin şefkatiyle hayat verir, bakışlarının ışığıyla dünyasını aydınlatır. Regina’nın her daim dilinden düşürmediği bir cümle vardır: “Cengiz, ben hiç ihtiyarlamayacağım.”(s.13) İhtiyarlamak esasen ruhla ilgili bir hadisedir ve insan kendisini ihtiyar hissettiği andan itibaren başlar. Dağcı, sevgili Regina’sının son nefesine kadar hiç ihtiyarlamadığını ve son nefesinde bile “gencecik gül yüzünde açılmış en güzel güllerin yansımalarıyla gözlerini kapattığını” ifade eder. Ancak onun gözlerini kapatışı Dağcı’nın yarım kalmasına sebep olur. Kendisini topyekün anayurtlarından sürgün edilmiş Kırımlılar gibi sürgünde hisseder. Ancak bu defaki sürgün ana yurttan değil hayattandır ve bu sürgünün tesellisi ve telafisi yoktur. Dağcı, Regina’nın mezarına giderken ona daima çiçeklerle gider. Regina’nın çiçeklere ayrı bir düşkünlüğü vardır. Bahçesinde renk renk, çeşit çeşit çiçekler yetiştirir. Her bahar camelia’nın dibine ektiği kardelenler çiçek açarlar. Bir çiçek tutkunu olan Regina, bu özelliğini Dağcı’ya da geçirir ve Cengiz Dağcı onun ölümünden sonra çiçeklerle Regina arasında bir özdeşlik kurar adeta. Yazar, bu durumu şu sözlerle ifade eder: “Bazı günlerde (özellikle güneşli günlerde) seni çiçeklerin arasında görür gibi oluyorum. Benim gözlerimde sen sen değil, çiçeksin. Sana yaklaşıyorum. Seni okşamak istiyorum. Yok, sen ne sen, ne de çiçeksin.”(s.107)Dağcı, onun bahçeye ektiği çiçeklere bakarken “Regina’nın ruhu benimle” diye teselli bulur. Yaz gelecek Regina’nın bütün çiçekleri açacak ve Cengiz onların arasında dolanırken kendisini Regina’nın bahçeye ektiği en güzel çiçek gibi hissedecektir. “Yazı bekliyorum, Regina. Yaz akşamları seninle (farkındayım, senin ruhunla demeliyim) bahçede çiçeklerin arasında dolanacak, senin çiçeklerini sulayacak, elimle senin çiçeklerini okşayacağım –gerçekten de içimde senin çiçeklerinin açılacağını hisseder gibi oluyorum. İçim öylesine sağlam ve güçlü ki…”(s.37) Dağcı ve Regina hayata beraberce tutunurlar. Birlikteyken her şey bambaşkadır. Tren yolculuğu, akşamın alaca karanlığı, çiseleyen yağmur, kuşların cıvıltısı, sessizlik her yer ve her şey bir başka güzeldir. Müzik, Regina’nın hayatının vazgeçilmezidir. Dağcı, onun kasetlerinin olduğu sandığı açar ve Regina’sının akşamları oturarak müzik dinlediği koltuğa oturarak onun çok sevdiği klasik müzik parçalarını dinler. Bunların içinde kimler yoktur ki: Handel, Verdi, Wagner, Bartok, Şopen, Çaykovski, Rahmaninov, Mendelson, Prokofyev… Regina, müziğe duyduğu derin sevgiyle Cengiz Dağcı’nın hayatının da en güzel müziği olmuştur. Regina, Dağcı’nın sadece yoldaşı, arkadaşı sırdaşı değil aynı zamanda da ilham perisidir. “Yansılar”, “Ölüm ve Korku Günleri”, “O Topraklar Bizimdi” ve daha niceleri tohumlarını Regina’nın ruhundan alarak yeşeren eserlerdir. Yazar ne zaman bir tıkanıklık hissetse ilham perisi, Regina’sı ona kılavuzluk etmiş, onu en kuytu karanlıklardan aydınlıklara çıkarmıştır. Dağcı’nın ifadelerine göre “Anneme Mektuplar” Regina’nın şu sözleri üzerine yazılmıştır: “Anne dediğin öylesine geniş ve derin bir konu ki her şeyi içine alır, her şeyi barındırır. Şu anda sen benim yanımdasın değil mi? Farzedelim ki sen benim yanımda değil de Kızıltaş’taki evinizin balkonunda, üstü satranç örtüyle örtülü küçük masada oturmuş, çay içiyorsunuz. Annen bakıp gülüyor sana; annen masanın üzerinden elini uzatıp senin elini tutuyor ve ‘Öyleydi Cengiz, öyleydi. Unutmadın değil mi?’ diyor sana ve sen unutmadıklarını, yıllar yılı senin içini kurcalamış, seni üzmüş veya sevindirmiş şeyleri döküyorsun annene. Annen yalnızca seni doğurmuş bir anne değil; senin dışında da her şey anneyle doğar. Bahçeler yeşerir anneyle; laleler, güller açar, ırmaklar akar anneyle; her şey, ama her şey doğumlar, ölümler, mutluluklar, üzüntüler annede bulurlar gerçek anlamını.”(s.34) Dağcı için Regina’sız bir hayata alışmaya çalışmak oldukça zordur. Zira Regina onun hayatının her anına mührünü vurmuştur adeta. Sabah kalkıp sıradan bir güne başlamak dahi güçleşir bazen. Yazar bu durumu şu cümlelerle ifade eder: “Her sabah yataktan kalkınca çay yapıyorum kendime. Bir bardak yerine raftan iki bardak aldığım zaman gözlerim sulanıyor. ‘Ağlama’, diyorum içimden, Regina senin çok uzağında değil; buradan yarım saatlik bir yol. Geçen Pazar da krizantem çiçekleriyle ziyaret ettim mezarını. Çiçekçilerde nergisler ve yılın taze laleleri de var. Seni düşünürken her şeyi unutuyorum. Ömrümü sonuna kadar sensiz yaşayacağıma kendimi inandırmak istediğim zaman garip bir paniğe kapılıyorum.”(s.39) Ernest Hemingway, “Büyük yazar olabilmek için kabiliyetli, eğitimli, artı mutsuz çocukluk yaşamış olmak gerek.” Demiştir. Cengiz Dağcı’nın çocukluğuyla ilgili şu ifadeleri Hemingway’in bu tespitini doğrular niteliktedir: “Ben aç bir çocuk olmadığımda savaş çocuğu oldum; savaş çocuğu olmadığımda sürgün çocuğu oldum; sürgün çocuğu olmadığımda korkunun çocuğu oldum. Ne elektrik ışığı, ne sıcak su, ne de sobada yanan ateş; sırtımda yamalı gömlek, ayağımda tabanı aşınmış papuç, üstümde rengi uçuk çullu battaniye, gaz lambasında gazı tükenmiş fitilin yanık kokusu. Hüzünlüce yaşanmış çocukluğumdan başka ne yazabilirim?”(s.43) Dağcı, Regina’nın hastanede hayata gözlerini yumuşunu da anlatır. Doktor, Regina’nın son nefesini verdiği anlarda Dağcı’ya dönmüş “Son…Eşinizin son’u”(s.85)diye fısıldamıştır. O andan itibaren Cengiz Dağcı için zaman durmuştur adeta. Ölüm o güne kadar gördüğü hiçbir şeye benzememektedir ve yazar; ne duaların, ne gözyaşlarının ne de Tanrı’nın ölümü değiştirmeyeceğinin farkındadır. Her şey bitmiş, sona ermiş, Cengiz’in kulaklarında yalnız Regina’nın sesinin yankıları kalmıştır. Aradan bir yıl geçmiştir ve artık Regina’nın da bir mezar taşı vardır. Dağcı, onun mezar taşının başında sevdiği kadına şöyle seslenir: “Benim Regina’m seslen ban. Beraber geçtiğimiz yolun burada sona ereceğini düşünmüş müydün hiç? Hayır düşünmemiştin. Benim benden bir başka ben olacağımı da düşünmemiştin. Ama sensiz ben başka bir ben’im Regina. “(s.122) Regina, Dağcı ve Regina arasındaki –ölümün dahi bitiremediği- büyük aşkı sıcacık bir dille anlatan su gibi akıcı bir kitap. Dağcı’nın çektiği çileler düşünüldüğünde, Regina onun çektiği onca çileye karşılık ona gönderilmiş bir hediye adeta. Kitap, bir ömür boyu süren büyük bir aşkın küçük sırlarını da içinde barındırıyor. Birçoğumuzun gözden kaçırdığı küçük detayların büyük aşkları besleyen önemli kaynaklar olduğu her satırda hissediliyor. Bize de kitabı okuyup kıssadan hisse çıkarmak kalıyor.
ReginaCengiz Dağcı · Ötüken Neşriyat · 2020255 okunma
··
659 Gösterim
17 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Haberim olmadan okuduğunuzu gördüm Regina'yı, takip etmeye çalışıyordum Dağcı okuyanları :)) Kitabı oldukça güzel anlatmışsınız, hissetmişsiniz yüreğinize sağlık. Mutlu ettiniz beni. :))
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Etkinlik duyurusu kısmına ekledim ancak incelemeler için ayrı bir bölüm varsa oraya da ekleyebilirim.
Şükrü Erbaş’ın eşi Hatice öldükten sonra yazdığı Yaşıyoruz Sessizce şiir kitabını anımsattı bana. “Gözyaşımın sahibi Ne zaman alnımı camlara dayasam Kanatlarını canıma batıra batıra Sana uçuyor bütün kuşlar.”(syf:43) Okumadıysanız onu da okuyun derim. Bu anlattığınız aşkı, acıyı orda da görüyorsunuz. İnceleme okumadım da sanki söyleşi yaptık sizinle. Tane tane konuştunuz, o aşkı hissettirdiniz bana. Sitedeki kalemi güçlü kadınlardansınız bu beni çok mutlu ediyor umarım sayılar artar. Emeğinize, kaleminize sağlık..
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Yüreğinize sağlık Gül Hanım.:) Şükrü Erbaş' ın kitabını okumadım, listeme ekleyecegim. Katkınız da çok yakıştı, çok teşekkür ederim."Sitedeki kalemi güçlü kadın" kısmı ise bugüne kadar duyduğum en etkleyici yorumlardan biri, bu yorumunuz için özel bir teşekkür sunuyorum size. Zira bir kadın olarak kalemimle var olmak çok özel ve anlamlı benim için. Sevgiler
"Sen geleceği yeri temiz tut o gelir" demiş birisi sevgili bekleyenler için. " Biz büyüdük ve kirlendi dünya"diyordu bir şarkıda. Herkes kapısının önünü temiz tutsa hani pislikten şikayet olmazdı. Güzel incelemeydi her zamanki gibi. Romantizm dozu biraz fazlaydı ama benzerlerinden. Açıkçası fikrim şu ki, -kitabı tenzih ederek söylüyorum- yaşanmayan duyguların hasretine düşmektense yaşamaya çalışmak veya vazgeçmek gerekiyor. Bunun ortası yok, bize varmış gibi geliyor bazen ama hep tökezliyoruz.. Hayat eylem demek.. Klasik ya herro ya merro yani.. İnsan olduğumuzu kabul edip , kusurlarımızla birlikte cesaret göstererek yaşamalıyız, peki kolay mı? Elbette değil lakin bence başka çıkar yol yok..
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim katkınız için. Kitabı okursanız ya da diğer incelemelere bakarsanız sanırım incelemenin romantik olmadığını fark edersiniz. Olanı yansıttım sadece.
“...bu sürgünün tesellisi ve telafisi yoktur.” Harika bir cümle olmuş Ayşe Hanım. Elinize sağlık, keyifle okudum tüm yazdıklarınızı. Ve hiç tanımadığım bir yazara karşı içimde sevgi oluşmasını sağladınız. Kaleminizin gücünü varın siz düşünün. Teşekkürler.
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Var olun Semih Bey. :) Mevzu evrensel olunca herkesi bir tarafından yakalıyor, benimki var olanı tanıtmak sadece. Kıymet verip yorum yaptığınız için de teşekkür ediyorum.:)
Dokunduğunuzu güzelleştiriyorsunuz Ayşe Hanım, gerçekten :)
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Var olun Nesrin Hanım.:) Siz de güzel görüyorsunuz. Sevgiler
Reklam
Offf beee ne yazmışsın, iki parçada okudum ama içim gitti her bir paragrafa. Başlarken dediğin gibi artık sevmek de o kadar başka boyutlarda ki, ben okudukça daha mutsuz oluyorum , satırlarda yazanları hele ki senin bu anlattığın aşkı gerçek dünyada görememek ayrı acı verici. Her şey ne kadar da bozuluyor, ne çabuk tükeniyor ne kadar basitlesiyor. Demek ki artık ütopya gözüyle bakacağız bu tarz kitaplara...:(
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Teşekkürler Elif.:) Böyle hissettiğine göre bendekini geçirebilmişim demek ki. Oğuz Atay'ı yazarken "Aşkını ciddiye alan adam" ifadesini kullanmıştım.(#34164615 )Böyle adamların da böyle aşkların da dinozorlar gibi soyu tükendi galiba.:) Biz de masal gibi okuyup tekrarlıyoruz sadece.:) Sevgiler
Nasıl severek okudum incelemenizi, nasılll! Emeğinize, yüreğinize sağlık.
Hercaiokumalar /Ayşe
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim Şerife Hanım.:)