140 syf.
HER ŞEYİ FAZLASIYLA ANLAMAK BİR HASTALIKTIR.

Edebiyatın psikoloğu olan, çağ açıp çağ kapatan, yeni bir tür oluşturup o türün bir mevsimi olan yazarın koltuğunun karşısındayız. Israrla kaçan aynamızı yüzümüze tutuyor. Bu eser bir tutum olarak, modern Rus toplumunun kaçınılmaz olarak ürettiği türden sorunların bir örneği. Rasyonel egoizm ve diğer tehlikeli totaliter ütopya vizyonları (ki vizyonsuzluğun alası) dünyanın hiçbir ikliminde, hiçbir çağında, MÖ, MS kendine yer bulamaz. Dünya daima zehir saçan kötülüklerle doluydu ve gitgide daha da kötü olacağına neredeyse şüphe yok. Her türlü dogmacılığı doğruyor bu kitabında Dostoyevski, acımasızca eleştiriyor. Zaten dünümüzü, bugünümüzü bir kolaçan edersek başımıza ne gelmişse bu dogmatizmden gelmiştir. Sosyal etkileşimlerden mahrum olan bir Rus'un Avrupa'ya geçişinden sonra düşünce dünyasında oluşan çatlaklardan sızan güneşin bir yansımasıdır bu eser bana kalırsa. Dünyayla ilişki kurma çabası içerisindedir, ancak başarısızlığı onu yerin daha da altına itmektedir.

Farklı renkler, diller, ırklar, etnik kökenler... Her birey iki türlü yaşam arasında sıkışmış ve bu sıkışıklığın arasında bir yaşam idame ettirme uğraşında. Yani bir nevi iki yüzü var, çelişkileri var, korkuları var, sanrıları, tanrıları yaa neler neler... İnsan bu görüntü itibariyle sınırlı, ruhsal bir varlık olarak sonsuzu temsil eder. Her zaman farkına varamadığımız gerçeklerimiz var. Bir bütün olarak zevklerin, üzüntülerin, iyilerin, kötülerin zaman içerisinde şekil değiştirebildiği, dozunun artıp azalabildiği garip bir döngünün içerisindeyiz. Normal bir insan başarı ve mutluluğu arzular ve bunun için çabalar. Bulunduğu toplumun içinde zamanla izole olduktan sonra sınırların, zincirlerin izin verdiği yere kadar üst üste binen olgulara hayat verir. Ne olabilir bunlar, efendime söyleyim, ırksal özelliklerin taşıyıcısı, kültürüyle, inancıyla, eğitimiyle, yaşam geleneklerini uygulayan bir uzantıdan ibarettir. Şimdiye kadar söylediklerim elbette bir genellemeden ibaret. İstisnaların kaideyi bozmadığı bir noktadayız. İnsan kendi ruh hali ve yaşama evreleriyle yukarıdakilerin tam tersi bir noktada olabilir. Elbette toplum bunu normalize edene dek durmayacaktır. Hayata karşı fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla hep bir talep içerisindeyizdir. Bir davamız vardır ona karşı. Emeklerimiz birer kanıt niteliğindedir. Çevremizdeki insanlar ise bu davada tanık olarak gösterdiklerimizdir. Bu taleplerimizin nihayetinde kazanılan miktar itibarıyla kesin olan mutluluktur. Benliğimiz öyle bir karmaşanın ve çelişkinin ürünüdür ki yıllar yılı emek verilen bir mutluluğun hükmü bile ona sahip olunduğu an tesiriyle birlikte nefsimizden uzaklaşacaktır. Gerçi bunu da genellemelere katabiliriz. Hatta bundan emin olabiliriz. Mutluluğun son kullanma tarihi onu açıp kullanmaya başladığımız ana tekabül eder.

Bir tavan arasından kendi deyimiyle yeraltından bir farenin fısıldadıkları bunlar. Okuruyla arasında kurduğu bir köprü. Dostoyevskinin karşısında olduğunuzu zannederken bir an karşıdakinin siz değil yine Dostoyevski'nin kendi silüeti olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü aslında sizin ne dediğinizle işi yok onun. Zaten olsaydı soru sorardı, çıkarım yapmazdı. Ya da çıkarımların yanına birkaç şüphe tohumu ekerdi. Okuyunca anlıyorsunuz ki onun sorunu kendisiyle.

Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur.

Kendi derinliklerinde toplumun sığ oluşundan doğan tahammülsüzlük, toplumun resmi bilinci ve dayatılan palavralara karşı güvensizlikle doludur. Yani zaten kendine olan güvensizliğine bir de topluma güvensizlik eklenince hayat anlamını yitirmiştir. Hükümsüzdür de.

Uzun zaman sonra tekrar okumak ne de iyi geldi. Yazarı daha iyi anlamak adına Bir Yazarın Günlüğü'nü muhakkak okuyun. Onu okuduktan sonra bu kitap farklı bir anlam kazandı.

Şengül Can'ın Devamsız kitabından bir şiirle bu inceleme burada biter. Kafanızı ütüledim, idare edin.

Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne?
Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa.
Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.
Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.
Ateşin başına oturur gibi dizildik
Sonra tekrar tekrar.
Küller biriktirdim közler
Çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.