Gözleri, şimdi var olan değil, tanınmayan ve uzak, onun yanındakilerin görmediği şeyleri yansıtırdı. Kimse onun hastalığının ne olduğunu ve neden iyileştirmek istemediğini ona sormadı. Oturmadan, gece gündüz sürekli dolaşarak yaşardı. Kimse evinin nerde olduğunu bilmezdi, kimse onun kardeşlerini veya babasını tanımazdı. Bir gün şehirde ortaya çıktı ve birkaç yıl sonra başka bir gün kayboldu. Bu günün arifesinde, gökyüzünün henüz ağardığı sabahın ilk saatlerinde beni uyandırmak için odama geldi. Eldiveninin yumuşak okşayışını alnımda hissettim ve onu kürke sarınmış, sonsuza dek gülümseyişinin hatırasını taşıyan ağzı ve her zamankinden daha bocalamış gözleriyle karşımda gördüm. Kızarmış göz kapaklarından bütün gece uyanık kaldığını ve şafağı büyük sabırsızlıkla beklemiş olduğunu anladım, çünkü elleri titriyordu ve bedeni ateşler içinde yanıyor gibi duruyordu. “Neyiniz var” diye sordum. “Hastalığınız diğer günlere nazaran daha mı çok rahatsızlık veriyor size?” “Hastalığım mı?” diye cevap verdi. “Hastalığım mı? Siz de diğerleri gibi hasta olduğumu mu düşünüyorsunuz yani? Hastalık diye bir şey olduğunu ve onun benim hastalığım olduğunu mu? Neden benim, kendimin bizzat bir hastalık olduğum söylenmesin ki? Benim olan hiçbir şey yok, anlıyor musunuz? Bana ait hiçbir şey yok! Tam tersine ben birisininim, ait olduğum birisi var!” Tuhaf konuşmalarına alışkındım ve bu yüzden yanıt vermedim. Ona bakmayı sürdürdüm, bakışım çok tatlı olmalıydı ki yatağımın yanına daha çok yaklaştı ve alnıma yumuşak eldiveniyle bir daha dokundu. “Ateşiniz olduğuna dair hiçbir belirti yok,” diye devam etti. “Mükemmel derecede sağlıklı ve sakinsiniz. Kanınız damarlarınızda yavaşça akıyor. Belki sizi korkutacak bir şey söyleyebilirim yine de: Yani size kim olduğumu söyleyebilirim. Beni dikkatlice