Okur-kişi, sen kim olursan ol, şu anda burada seninle yüz yüze olmak, gözlerimi gözlerine dikmek, ellerini sıkmak ve sana alçak sesle: “Yaşadığına inanıyor musun? Gerçekten, derinlemesine, yoğun yaşadığına? Bu hayatın sana, gençliğin ve ateşli gecelerinde belki hayalini kurduğun kadar güzel ve büyük görünüyor mu?” demek isterdim. Ve daha da alçak sesle, yavaşça, sana sormak isterdim: Gençliğin var mıydı? Derinliklerinde, kanında bir şeylerin mayalandığını, kaynadığını, kıpırdandığını, heyecanlandığını; dışarı çıkmak, taşmak, dünyayı bir alev gölü misali sular altında bırakmak istediğini içinde hissettin mi? Birkaç saatlik heyecandan, zalim bir gün batımından, bir şairin dizelerinden sonra sen hissettin mi; şahsen sen kendinin ilk kişi, hayatın kâşifi, dünyanın kâşifi olduğunu hiç hissettin mi? Ve bu yaşam sana zavallı, bu dünya sana küçük görünmedi mi? Yaşam aşkına ölümü arzulamadın mı? Uzak gökyüzünün önünde Büyük İskender’in hırsını tatmadın mı? Sana bunu sormak isterdim, çok aşağılık okur; burada durup sayfalar okuyan, eyleme geçmeyi bilmediğin, kendi adına yaşamayı bilmediğin için başkalarının hayat atışlarını dinleyen güçsüz insancık. Yaptığın eylem sana alçakça, kalleşçe, çok kalleşçe görünmüyor mu? Bir sandalye seni taşıyor, önünde birbirine bağlanmış kağıtlar, bu kağıtların üzerinde siyah simgeler var ve sen bu simgelere göz gezdiriyorsun ve ruhcağızın, simgelerin, senin uykulu imgelerini zorla uyandırması uyarınca gülümsüyor ya da ağlıyor, görüyor ya da seziyor. Ve belki de sen kitapları okuyarak yaşadığına inanıyorsun!