Sözüm sana: Şu ânın dördüncü boyutunu yakalamaya çalışıyorum, o kadar hızlı ki gitti bile, şimdi yeni bir an olduğu için, o da çoktan gitti. Her şeyin var olduğu bir an var. Şeyin olmaklığını elimde tutup kavramak istiyorum. Bu anlar nefes alıp verdiğim havada süzülüyor: gökte sessizce patlayan havai fişeklere dönüşüyorlar. Zamanın atomlarına sahip olmak istiyorum. Doğasında kavramanın yasak olduğu şimdiyi kavramak: şimdi kayıp gider, an da öyle ve ben tam şu saniyede sonsuza kadar şimdideyim. Sadece aşk eylemi- duyumun saydam yıldıza benzer soyutluğu- meçhul ânı yakalar, kristal kadar sert ve havada titreşen ânı, yaşam da bu anlatılmaz andır, olaydan daha büyük: aşk sırasında anın o şahsiyetsiz mücevheri havada ışıldar, bedenin tuhaf görkemi anların titreşiminde duyarlık yaratır ve bu duyarlık hem tinsel hem de o kadar nesneldir ki bedenin dışında gibidir, yüksekte ışıl ışıl,haz; haz zamanın maddesidir, eşsiz bir an. Anda, ânın olmaklığı vardır. Kendi olmaklığımı kavramak istiyorum. Bir kuş gibi havaya şükranımı şakıyorum. Şarkım kimseye ait değil. Hiçbir tutku acı içinde kıvranmaz ve aşkın ardından şükran gelmez.
Konum an mı? yaşamımın konusu. Ona yetişmeye çalışıyorum, binlerce kereyi kaçıp giden ânın sayısına bölüyorum, anlar benim kadar parçalanmış ve öyle kırılgan ki, tek vaadim zamanla doğan ve zamanın içinde büyüyen hayata: bana sadece zamanın içinde yer var.
Bütün varlığımla sana yazıyor ve varlığın tadını hissediyorum, senin tadınsa an kadar soyut, resim yaparken bütün bedenimi kullanıyorum, tuval üzerineyse bedeni olmayanı koyuyorum, bedenim kendisiyle güreşiyor. Müziği anlamaz, duyarsın. O hâlde bütün bedeninle duy beni. Beni okumaya kalktığında, çok kaba ve düzensiz yazdığım için resme, sergilerime neden devam etmediğimi soracaksın. Şimdi sözcüklere