Beklerken yıkadım tek tek her şeyi. Önce muhallebi kaplarını, sonra harfleri. Günaha girmiş olabilir bazıları, dilimde karabiber. Ekmek kırıntıları da ağlamış ardımdan, söyledi annem. Benzer sırtım örümceğe. Yine de ağ örmeden bekledim Tanrı’yı. Gönül Demircioğlu
“Beni toprağa mevsimler karmalı.
Doğa, kendimi sana sunuyorum,
Açlığımla, susuzluğumla;
Lütfen doyur, suya kandır.
Umurumda değil hiçbir şey;
Ha evde gülmüşüm, ha güneşte,
Hiçbir şeye gülmek istemiyorum:
Bırakın, bu mutsuzluğum özgür olsun.”
Nabzımda kelebek fransızı. Çağ açıldı eşikten. Tütsülendim güneşle. Köpek tanısın şapkamı, değil babam. Bininci basamakta sökük merdiven. Tuzlukta parmak izi, dağlı o yara. Şehirler arası bir otobüs kıvırırken omurganı, sarı taksinin içinde Tanrı. Otobüsü takip et! Ekmeğe yağ sürüp kayışın raylarda, silindi cismin. Gök sarılıp döküldü, kurt mavi. Yandı kelebeğim fransız. Gönül Demircioğlu
“Dün geldim
Hoş mu geldim
Hoş olmayan şeylerden geldim
Bir kentten geçtim ki canım titredi
Sıtma kabusuyla sallanıyordu uzaktan
Girişte insanlar gördüm, hiç görmediğim
Ama sanki bir yerlerden tanıdığım, yemin edebilirim
İğrenç suratları vardı, insandan çok
Cüzzamlı bir köpeğe benziyorlardı
Kuru birer ağaç dibine çömelmiş
Çürümüş bir dalı kemiriyorlardı
Omuzlarında soyulmuş yılan derileri
Ellerinde pas tutmuş makaslar
İki ucu da kırık
Tam ben yanlarından geçiyorken
Elma ağaçlarının çiçeklerini kesmeye başladılar
Ben sanki tarihini bilmiyormuşum gibi
Bakır çalığı bir kasede
Elmanın kanını sundular”