Destedeki bütün kartlar sizin kaybedeceğiniz biçimde dizilmişse o eli kazanmanın tek yolu kurallara karşı gelmektir. Yalvar, ödünç al, çal, ne yaparsan yap; suçüstü yakalansan da hiç değilse bir amaç uğruna mücadele etmiş olursun.
Benim istediğim unutmak, doktor, ölmek değil. Haplar beni uyutacak ve kendimden geçtiğim sürece ne yaptığımı düşünmek zorunda kalmayacağım. Orada olacağım ama olmayacağım da, orada olmadığım ölçüde de korunmuş olacağım.
Neye karşı korunmuş?
Kendime karşı. Bana bir şey olmayacağını bilmenin verdiği dehşete karşı.
Paul Auster – Yanılsamalar Kitabı
Bazı kitaplar kötü değildir, sadece sana hitap etmez derler ya… yok, bu onlardan değil. Bu dümdüz kötüydü.
Ay Sarayı’ndan sonra büyük bir beklentiyle başladım ve hayatımın en uzun 240 sayfasını okudum. Evet 240, çünkü 324 sayfa kitabın 240 sayfasını sürünerek okuyup sonrasında artık kendime saygımdan dolayı bırakıp direkt son sayfayı açtım. Bitirmek değil, kurtulmak istedim.
Öncelikle ortada bir hikaye yok. Gerçekten yok. Olaylar var ama bir anlamı yok, bir bütünlüğü yok, bir derdi yok. Kitap boyunca sürekli “şimdi ne olacak?” değil, “ben neden hâlâ okuyorum?” sorusuyla baş başa kaldım.
Üslup inanılmaz düz. Ama öyle sade falan değil, düpedüz bayıcı. Okurken cümleler akmıyor, sürüklemiyor, sadece ilerliyor. Zorla.
Karakterler mi? Hepsi aynı kişi. Cidden. Özellikle Alma karakteri konuşurken çoğu zaman Zimmer’ın sesini duyuyorsunuz. Kadın karakter yazayım demiş ama aynı zihnin farklı tonlarını yazmış gibi. Herkes aynı, herkes maskülen, herkes ruhsuz.
Ve asıl mesele: Duygu yok. Hiç yok. Ne bir içsel çatışma, ne bir kırılma, ne bir ağırlık. Sanki biri oturmuş olayları kronolojik olarak yazmış ama yaşamayı unutmuş. Okurken hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Boşluk.
Karakter gelişimi? Yok. Derinlik? Yok. Sanatsal bir tat? Yok. Sadece ilerleyen ama bir yere varmayan bir metin.
Kısacası bu kitap benim için edebi bir deneyim değil, sabır testi oldu. Ay Sarayı’nı yazan bir yazarın bunu yazmış olması ise ayrı bir yanılsama.