Cesur Yeni Dünya, okurken yer yer “ne alaka?” dedirten, yer yer de bilinçli bir rahatsızlık yaratan bir metin. Distopya olarak konumlandırılsa da benim için mesele kitabın korkutucu bir gelecek tasviri yapmasından çok, neyi yanlış yerden eleştirdiği oldu.
Huxley’in kurduğu dünya; duyguların bastırıldığı, insan bedeninin mekanikleştiği, her şeyin metasallaştığı bir düzen. İnsanlar doğmuyor, laboratuvar ortamında üretiliyor; ilişkiler yüzeysel, haz kontrollü, birey sistemin devamlılığı için var. Buraya kadar kurulan distopya, anlaşılır ve hatta güçlü. Ancak sorun, yazarın hedef tahtasını nereye koyduğu noktada başlıyor.
Kitap, açıkça olmasa da örtük biçimde, bu düzeni “toplumsallık”, “eşitlik” ve “merkezi planlama” ile ilişkilendirerek sosyalizmi tek tipleştirme ve robotlaşma üzerinden eleştiriyor. Oysa bu, liberal söylemin yıllardır yaptığı bir çarpıtmanın edebi bir versiyonu gibi duruyor. Çünkü sosyalizm, insanları tek tipe indirmeyi değil; insanı meta olmaktan kurtarmayı hedefler. Kitaptaki robotlaşmanın kaynağı toplumsallık değil, metalaşmadır. Ancak Huxley bu ayrımı bilinçli biçimde bulanıklaştırıyor.
Kitap boyunca kolektif olan her şey tehdit olarak kodlanır: ortak bilinç, toplumsal örgütlenme, birlikte düşünme ihtimali. Buna karşılık bireycilik; acı çekme, uyumsuzluk ve yalnızlık üzerinden ahlaki bir üstünlük alanı olarak sunulur. Yani kolektif bilinç şeytanlaştırılırken, bireycilik özgürlüğün tek adresi hâline getirilir. Bu, liberal ideolojinin en tanıdık reflekslerinden biridir.
Bernard Marx karakteri de bu açıdan hayal kırıklığı yaratıcı. İsmin Marx’a bir gönderme olduğu çok açık; fakat bu karakter, sistemin amacını ve üretim ilişkilerini sorgulamak yerine, daha çok kişisel huzursuzluklar üzerinden ilerliyor. Yöntemi değil, yöntemin hangi ideolojiyle ve