Sana o gün diyeceğim ki, Bizi düşünerek aldığın o karede ilişkisi olan iki insan var. Bizim bir ilişkimiz var mı? Varsa ben göremiyorum. O nedenle bunun bende kalması doğru değil. Bende kaldıkça bizim bir ilişkimiz olacağına inandım. Ama senden hiç öyle bir niyet görmedim. Tersine hep uzak tutuldum. O karede ilişkisi olan birer sevgili var. Biz hiç bir arada o şekilde gezip tozamadık seninle. Yaşadıklarımdan sonra anladım ki, ben bir hiçim senin için. Önemsemeyen, görülmeyen... Seninle ilgili hiçbir beklentim kalmaması için bu sende kalsın. Gerçekten hayatını paylaşmak isteyeceğin kişiye ver bunu. Her şey için teşekkür ederim.
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -VI-
Efendim, serinin ilk yazısından beri şunun iddiasındayız, hatırlayarak devam edelim: Nereden kafalarına estiği belli olmayan bazı yorumcuların iddia ettiği şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin, Muaviye radyallahu anha dair bir "rezervi veya "acabası" yoktur. Risale-i Nur'da hiçbir bölüm bize böyle bir şey söylememektedir. Aksine, külliyata bakıldığında, mürşidimin Hz. Muaviye'ye bakışının diğer Sahabîlerden ayrılmadığı görülecektir. Kendisinin Sünnî bir âlim olduğu anımsanırsa zâten bundan başka bir duruşa sahip olmayacağı da kolaylıkla kabullenilecektir. Kabullenemeyenler, metinlerinde böyle bir muhalefet gördükleri için değil, hevâlarına sığdıramadıkları için kabullenememektedirler. (Yuh olsun onların nefislerine!) Evet. İşte bu yazıda da "itirazlara dayanak kılınmaya çalışılan" bir metni "ne kadar buna elverdiği yönüyle" analiz edeceğiz. Metnimiz Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nden. Aleyhissalâtuvesselâmın ihbar-ı gayb mucizelerinden birisine delil olmak üzere mürşidim iki hadis sevkediyor orada. Meâllerini alıntılayalım: "Hilâfet, benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." (Müsned, 5:220, 221.) "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra ısırıcı saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet azgınlık meydan alacak." (Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.) Şimdi, bu metinlere hiçbir önyargımız olmadan baktığımızda, buradan Muaviye radyallahu anha dair bir "karalama" malzemesi çıkarılabilir mi? el-Cevap: **Doğrusu ben böyle bir şey göremiyorum. Görenin de nasıl görebildiğini anlayamıyorum. Çünkü devamı şöyle geliyor: "(...) deyip, Hazret-i Hasan'ın altı ay hilâfetiyle, Ciharyâr-ı Güzînin (Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline
Hazreti Muaviye
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Göğsümdeki boşluk
Bedenine bir daha dokunamamak... İnsanın evi yıkılır da altında kalır ya, öyle bir şey. Gövdem duruyor da içim göçmüş gibi. Nereye koysam ellerimi, sığıntı, nereye gitsem yabancı. Gözlerini görememek, Dünyanın bütün ışıklarının aniden kesilmesi sanki. Öyle bir karanlık ki, önümü göremiyorum, Yarın ne olacak, bilmiyorum. Bakıyorum ama hiçbir şeyi fark etmiyorum artık. Saçını okşayamamak var ya... İşte orası sözün bittiği yer. Benim bu dünyadaki tek şefkatim, tek sığınağımdı o saçlar. Şimdi dünya buz gibi bir yalnızlık, Zaman, geçmek bilmeyen bir sızı. İnsan, göğsünde böyle bir boşlukla nasıl yaşar? (ADEM ZENGİN)
Alıntı
Geçici ileti
Alıntıma yapılan yorumların hepsini göremiyorum görebildiklerimin hepsine cevap veremiyorum aynı durumda olanlar var mı?
1000Kitap
İnsanlar için durum o kadar vahim durumda hoş içlerinde olmasa da
Yalanlarla, sahteliklerle, kandırmacalarla yaşarken nasıl doğru, gerçek ve şeffaf olacaklarını ya da olduklarını sanıyorlar, merak ediyorum doğrusu. Yaşamınız onların üzerine kuruluysa siz de onlarsınız ki: Olmayan rahatsız duyup kendisini ya da çevresini değiştiriyor çünkü. Uyum sağlaması söz konusu değil: Bir şeyin ucundan tutar ve arada dolaşır. Çoğunluğu baz almak yerine gerçeği ya da doğruyu baz almanız gerekirdi. O yüzden anlaşamıyoruz: Bile isteye anlaşamıyorum. Onlar için sarf edeceğim efor varsa o da hiç bulaşmamaları için olmalı. (: Değişken ruh halinde ve sürekli yenilik- gelişim gösterme sağlarken kendimden dahi bazen sıkılırken sizin ilgimi çekmeniz ne kadar mümkün? Neredeyse herkeste el, kol, beyin, kafa, ayak var. Ama bakınca neredeyse herkesler. Ne konuşacağız, ne yapacağız? Ben sadece oturma sağlandığı için hoşlanmıyorum. Bazen konu açınca da satırdan taşan çizgi muamelesi görüyor hop yine aynı ve saçma konulara giriyorlar. Tavırları bile aynı. Tipleri farklı ama o fark da etkisiz. Yine aynı: Anlamsız ve boş geliyor. Çoğunun yüzü de yok aslında. Duvara baksam en azından onun rengi ya da malzemesi hakkında bir fikir sahibi olabilirdim. Ama insanlara bakınca o da yok. İnsan görüyorum ama insan da insan göremiyorum. Dünyada bitkiler, hayvanlar, kitaplar, şarkılar, filmler... ile sadece ben kalmışım gibi hissediyorum. Hayatı böyle yaşıyorum. İnsanlarla olan kısımlarda önemsiz ve aceleci davranıyorum. Çocukları görüyorum ama bazılarında ışık yok ya da ruhu yetişkin olmuş. Neşeden uzak. Anlıyorum ki acıyla ya da üzüntü ile erken tanışıp olgunlaşmak zorunda kalmış. Onların içini görüyorum: yüzleri olmasa da, göremesem de. Bu bir yandan korkunç ama öbür yandan güzel. Eksisini bırakıp artılarını çoğaltmaya çalışıyorum. Çünkü toplamada sıfır etkisiz olsa üstüne
Hayata Dair
“Biliyor musun Sebastian, bazen Tanrı’yı hiç anlamıyorum. — Tanrı mı efendim? Hangi Tanrı? — O ne demek öyle Sebastian? Kaç tane Tanrı var ki? — Bilmiyorum efendim. Sizce kaç tane var? — Elbette bir tane var Sebastian. O da bildiğimiz Tanrı. Hani şu adaleti sağlayan. — Adalet mi efendim? Hangi adalet? — Yeryüzündeki ve öteki dünyadaki adalet elbette Sebastian. — Efendim, beni affedin ama ben yeryüzünde adalet göremiyorum. — Saçmalama Sebastian. Elbette yeryüzünde adalet var. — Bence yok efendim. — Neden böyle düşünüyorsun Sebastian? — Çünkü eğer yeryüzünde adalet olsaydı efendim, fakir bir köylünün tek oğlu savaşta ölmezdi ve kralın oğulları da bugün hayatta olmazlardı. Çünkü o tek oğul, kralın oğulları rahat yaşantılarına devam etsinler diye öldü. — Saçmalama Sebastian! O fakirin oğlu, ülkemiz için öldü ve şehit oldu. Şehitlik, bir insanın ulaşabileceği en üst rütbedir. Krallıktan bile daha üstündür şehitlik rütbesi. — O zaman herhâlde kral hazretleri oğullarını ve hatta kendisini hiç sevmiyor olsa gerek efendim. — Neden böyle söyledin Sebastian? — Çünkü şehitlik gibi üstün bir rütbe dururken, sadece krallıkla yetinmeyi seçiyor da ondan efendim. — Seni anlamıyorum Sebastian. Ne söylemeye çalışıyorsun? — Sadece gerçekleri efendim. — Sen delirmiş olmalısın Sebastian. Tanrı sana akıl versin. — Hangi Tanrı efendim? Adalet dağıtan mı? Yoksa bunca adaletsizlik karşısında kılını bile kıpırdatmayan mı? — Ne saçmalıyorsun sen? Sadece bir tane Tanrı var. Tanımıyor musun onu? — Ne yazık ki tanıdıklarımın içinde hiç Tanrı yok efendim. Zaten fazla bir tanıdığım da yok. Yan köşkün uşağı olan meslektaşım Filip, bizim köyün nalburu Moris ve bir de savaşta tek oğlu ölen şu zavallı köylüyü tanıyorum efendim. Ama hiç Tanrı tanımıyorum. Siz tanıyor musunuz?” ~ Charles Bukowski / Pis