“Çayımı bitirdiğimde, sabahçı kahvesi uykulu adamlarla dolmuştu. Kapıdan ne zaman girdiklerini görmemiştim sanki, kendimi ne denli zorlarsam zorlayayım onların gelişlerini anımsayamıyordum. Oysa, önlerinde duran boşalmış çay bardaklarıyla oradaydılar. Kimi dalgınlardan dalgındı, kimi başını göğsüne eğmiş uyukluyor, kimi de elini çenesine dayamış öylece boş boş bakıyordu. Ayrı masalarda oturmalarına karşın, aynı yükü taşıyor gibiydiler yüzlerinde, aynı şeyi düşünüyor, hatta birbirlerinden habersiz aynı kalbi taşıyor gibiydiler. Sonra birkaçı, masalara kapanıp resmen uyumaya başladı. Kim bilir nelerin yorgunu bunlar, diye geçirdim içimden, kim bilir kimlerin yorgunu... Bir yandan da inatla, onların kapıdan ne zaman girdiklerini anımsamaya çalışıyordum.”
“Benim gitmem gerek, dedi bir ara.
Gene de ben, bunu gerçekten söyleyip söylemediğinden pek emin değildim. İşittiğim ses, uzaklara ait cılız bir sessizlikti çünkü; bulanık bir tümce okumuştum ya da hayal meyal silik birkaç sözcük görmüştüm. Belki de koltuktaki adam benim işittim sandığım şeyi yalnızca düşünmüştü de henüz söylememişti. Artık soluğumu tutmuş, aynı sözü yeniden duyabilme beklentisiyle yüzüne bakıyordum.”
“...
Gerek yoktur senden bir şey istememize çünkü bilirsin bizim ihtiyaçlarımızı biz daha hissetmeden bile. Sensin bizim ihtiyacımız olan, çünkü sürekli olarak verdiklerinle her şeyi vermektesin bize.”