Eerst de kleuren.
Dan de mensen.
Zo zie ik de dingen meestal.
Of probeer ik dat in elk geval.
Önce renkler.
Sonra insanlar.
Ben genellikle böyle görürüm.
Ya da en azından böyle görmeye çalışırım.
Patrick Gardiner, Schopenhauer'ın doktrinini açıklarken şöyle yazar:
Öz-bilinçte farkında olduğum şeyin, bedenime baktığımda ve onun hareketlerini gözlemlediğimde farkında olduğum şeyden ayrı bir şey olmadığı doğrudur; yani bununla iki farklı varlıkla veya iki farklı olay kümesiyle ilgili olduğum ima ediliyorsa. Ancak mesele şu ki, irade olarak kendimin bilincinde olduğumda, bir nesne olarak kendimin bilincinde olmuyorum; kendimi aynı zamanda bir beden olarak algıladığımda ancak bu ikinci yön altında kendimin bilincine varıyorum, çünkü bedenim irademin "nesnelleşmesi"dir."
Mesela ben görürüm ama aynaya bakmadığım sürece gözüm kendini göremez. Bu İradenin iş başındaki halidir. Schopenhauer şunu belirtir: "Bedenin eylemi, nesneleştirilmiş irade eyleminden başka bir şey değildir... İradenin her gerçek, sahici, dolaysız eylemi aynı zamanda bedenin aynı anda ve doğrudan açık bir eylemidir..."
İlim tahsilini bir çeşit yüce arkadaşlık ve heybemde biriken zekalar toplamı gibi görürüm. İsterim ki heybemde çok zeki ve bilgili 300-500 kişinin bakışı olsun. Okuduğum o dehayı tamamen sindireyim. Bu sebeple önemli yazarları bulmayı, tavsiye kitap bulmaktan daha fazla severim.
Hataları cesurca bir kenara atarak, dar bir denge tahtası üzerinde adım adım ilerlerken, kendi kendime sorduğum ve yanıtladığım o açık seçik cümlelerin ağı sırasında, masmavi suları andıran sessizliğin dalgalandığını görürüm.