“Bir gün aniden nereden geldiği belirsiz bir takım gergedanlar çıkmaya başlamış ortaya. Önce kimse olan bitene bir anlam verememiş. Ama kısa sürede fark etmişler ki kasaba halkı teker teker gergedana dönüşüyor. Bu durum önceleri diğerlerinin midesini bulandırmış herkes bir tiksinmiş gergedandan. Böğürtülerinden iğrenmişler. Yeşil kalın zırhını, uzun sivri boynuzlarını çok çirkin bulmuşlar. Ama zamanla herkes tek tek gergedanlaşma hastalığına yakalanınca gergedan birden güzelleşmeye başlamış gözlerinde. İlahî erdemler kazanmış. Gergedan olmaya özenmeye başlamışlar. Sürüye katılmak için can atmışlar. Ve teker teker hepsi başlangıçta tiksindikleri gergedana dönüşmeyi başarmışlar.”
#alıntı #gergedan #minesöğüt
Kitabı başladığım yerde bitiriyorum… Aklımda sorular, metaforlar uçuşuyor; yüreğimde acılar, öfkeler var.
Kitap boyunca devam eden hikâyelerde o pis, rahatsız edici, korkutucu gergedan peşimi bırakmıyor. Bazen ben de gergedana dönüşmüş olabilir miyim diye ürperiveriyorum. Herkesin kör olduğu kitaptaki gibi herkesin gergedanlaştığı bir ülke düşüncesi dehşete düşürüyor beni. Belki de körleşmenin sonraki aşamasıdır gergedanlaşmak diyorum… Biz körleşmeyi çoktan yaşadık belki de!
Kurtulmak istiyorum onlardan. Kurtulalım istiyorum. Ne zaman kurtulacağımızı bilmek istiyorum…
@minesogut ün kaleminden okuduğum ikinci kitaptı Gergedan. Deli Kadın Hikâyeleri’ni okuduğumda çarpılmıştım. Fakat hep ara vere vere okudum Deli Kadın’daki hikâyeleri. Çünkü hikâyeler ruhuma yüktü.
Gergedan’ı Deli Kadın Hikâyeleri’yle kıyaslarsam daha kapalı bir metin olduğunu söyleyebilirim. Fakat aynı kasvet ve korku ortamı bu kitapta da var.
Her iki kitaptaki çizimler bile ilk bakışta ürpertiyor sizi. Güzel ülkemizin pek bir güzel gündemini takip edince de aynı ürperti geliyor
Kitabın adı Tehlikeli Oyunlar…Neden?..
Bilen bilir Oğuz Atay okurken “oyun” kelimesiyle sık sık karşılaşırsınız.Karakterlerinin hepsi bir tiyatro oyununun oyuncuları gibidir. Hatta mutlaka kitabın bir yerinde tiyatro üslubunda yazılmış kısımlar da yer alır.Bazen karakterlerin yazdığı oyunlar ayrı bir metin olarak kitapta varolur.Oyun içinde oyunlar sergilenir…
Oyunlar oynanınca gerçek ve yalan doğal olarak birbirine karışıyor. Ve hikâyeyi nereden tutacığınızı bilemiyorsunuz.Çünkü hangi oyuna tutunacağınız belli değil…
Biliyorsunuz Tutunamayanlar’ın ana karakteri Turgut Özben, özellikle kitabın sonlarına doğru, gerçekle bağını büyük oranda koparıp kendini dış dünyadan soyutlamıştı. Bu kitabın ana karakteri Hikmet Benol, Turgut’un bir üst versiyonu adeta. Tamamen kendi düşünceleriyle başbaşa kalmış bir adamın oynadığı oyunların masum olamayacağını tahmin edebiliriz. Bence bu kitabın adı bu yüzden Tehlikeli Oyunlar…
Sevgi, Bilge ve tabi ki Albay Hüsamettin bu oyunun diğer parçaları. Sürekli varlıklarının gerçekliği üzerine bizim de kafamızı karıştıran Hikmet’in kafasının ne kadar karışık olduğunu varın siz düşünün.
Oğuz Atay edebiyatının en önemli parçalarından biri bu kitap ve mutlaka okunmalı diye düşünüyorum. Yıllar içinde tekrar okunmayı da hakediyor.
Son olarak acaba Oğuz Atay yaşasaydı daha kaç tane farklı Selim karakteri oluşturup onları mutsuz edecekti??? diye merak ediyorum. Tıpkı bu kitapta yaptığı gibi.
Her şeyle kavga edebilir mi bir insan?Papini okuduktan sonra evet olabilir diyorsunuz! Ben onun kadar huysuz başka bir yazarla henüz tanışmadım.Bitik Adam büyük oranda otobiyografik özellikte bir kitap.Fakat yazarın fikir dünyasının değişimlerinin anlatıldığı bir otobiyografi.Sürekli yeni fikirler arayan,durmadan okuyan,bir zaman hayran olduğu yazardan bir zaman nefret eden,iki zıt ideolojiyi savunabilen bir adam Papini.Bu durum onu yargılamama sebep olmadı desem yalan olur.Bir insan yaşamı boyunca hem sosyalist hem faşist hem idealist hem monist hem ökültist... olabilir mi? Bunca daldan dala atlayışın bir sebebi olmalı diye de düşünüyor insan?Buna arayış diyoruz.Bazıları aradığını buluyor.Bazılarının aramasına bile gerek yok.Bazıları ise hiçbir zaman bulamıyor Godod’nun hiç gelmeyişi gibi.Hep arayış içinde olup,bulduğunun aradığın şey olmadığını farketmenin yaratığı hayal kırıklığı her seferinde bitik bir adam yaratırken arayışa devam etme arzusu o kadar güçlü ki yeni bir yol daha denemeye devam edebiliyor Papini.Fakat şunu da sormadan edemiyorum hayatı kitaplardan öğrenebilir mi insan?Papini’nin gözardı ettiği bu olabilir mi?Ve aklıma Will Hunting filminden güzel bir diyalog geliyor. “Sana sanat soracak olsm bana okudğun kitapları satmaya kalkacaksın.Michelangelo hakknda çok şey biliyor musun? Çalışmalrını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin.Ama Sistine Şapeli’nin kokusunu söyleymezsin.Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmdın,görmdin...
Sana kadınları sorsm neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın.Ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.
Sana savaşı sorsam Sheakspeare'den bahsedersin, değil mi?Ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun kafası kucağında son