İnsanın suratına tokat gibi çarpan, bittikten sonra uzun uzun duvarları izleyeceğiniz türden bir kitap. Keşke okumasaydım ve iyi ki okudum diyeceğiniz, sizden bir çok şey koparıp aynı zamanda size bir
çok şey kazandıran ikililik ile dolu bir eser. Hastalıklı/kötücül ve okuduğum kitaplarda karşılaştığım en iyi işlenmiş kadın karakterini barındırıyor içinde. Basit bir kitap diye düşünüp yanılmayın, çünkü bitirdikten sonra yaşlandığınızı hissedeceksiniz, delilik bu gerçekten.
Bu kitap hakkında saatlerce konuşmak istiyorum. Önce güç olgusu ve paranın güçle olan ayrılmaz ilişkisinden bahsedeceğim. Clegg, yalnız, kimsesiz, toplumdaki silik/sevilmeyen basit bir memurken, bir anda kazandığı servet sayesinde paranın yanı sıra daha önce hayal dahi edemeyeceği bir şeyi kazanıyor: güç. Artık isteyeceği her şey elinin altında, her arzunu gerçekleştirebilir kimseye hesap vermeden. Parayla gelen bu güç, onun içindeki kötücül, hasta, adi ve günahkar taraflarını bastırmadan, engellemeden eyleme dökebilmesine sebep oluyor. Miranda onun için ulaşılmaz bir hedefken, artık kolay bir şekilde evinin mahzende tutsak edebileceği bir mahkum haline geliyor. Clegg’in yaptığı her suçu meşrulaştırmak için, kendini haklı çıkartmak için “eğer başkaları da benim gücüme sahip olsalardı, ahlakı umursamadan aynı şeyi, HATTA DAHA KÖTÜSÜNÜ (tecavüz, cinayet) yaparlardı, o yüzden ben masumum” demesiyle görüyoruz. Modern dünyamızda da paranın her kapıyı açtığını, yolsuzlukları ve kötülükleri örttüğünü, insanları güçlü bir pozisyona getirdiğini görebiliriz. Güce sahip olanlar gerçekten ahlaki/etik yargıları umursamadan gönlünce hareket etme hakkına sahip olabilirler mi?
Yazar, içindeki yaşadığı toplumdaki sınıf farklılıklarını eleştiriyor. Miranda, üst sınıfa ait zengin, elinde her imkanı olan bir