Yazarın okuduğum beşinci kitabı. Işık Bahçeleri’nden sonra ikinci sıraya koyabileceğim bir kitap oldu. Öncelikle kitabın kurgusunu oldukça başarılı buldum. Olayların tarihsel gelişmelerle paralel ilerlemesi—özellikle Sebetay Sevi olayları ve Büyük Londra Yangını gibi gerçek hadiselerle ilişkilendirilmesi—anlatımı daha etkileyici hale getirmiş. Kitabın orta bölümlerinde tempo yer yer düşse de genel olarak akıcılığını koruyor. Ayrıca bazı noktalarda yaptığı ters köşeler iyi olmuş.
Kitabın en güçlü yanlarından biri, farklı dinler ve kültürler arasındaki farkları dengeli bir şekilde aktarabilmesi. Bunun yanında, farklı kimliklere sahip insanların belirli koşullarda uyum içinde yaşayabileceğini de başarılı şekilde hissettiriyor. Yazar, ana karakter Baldassare'nin üzerinden kimlik arayışını işlerken, Akdeniz medeniyetlerinin birbirini nasıl etkilediğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme sürecindeki bürokratik yozlaşmayı ve dönemin güç dengelerini de iyi bir biçimde yansıtıyor.
Bununla birlikte, kitapta eksik bulduğum bazı yönler de var. Özellikle mekân tasvirleri oldukça sınırlı kalmış. Farklı coğrafyalarda geçen bir hikâye olmasına rağmen şehirlerin atmosferi yeterince güçlü yansıtılamıyor. Ayrıca karakter derinliği ve duygusal aktarım da benim için tam anlamıyla yeterli değildi. Örneğin Baldassare’nin âşık olduğu Marta karakteriyle kurulan bağ, bu kadar uzun ve zahmetli bir yolculuğu motive edecek düzeyde güçlü hissettirilmedi. Benzer şekilde yine kervanda tanıştığı ve sürekli dostum diye bahsettiği ve fikirlerine çok önem verdiği Meymün karakteri içinde aynı şey geçerli.
Kitabın, dört farklı günlük defterinden aktarılması; sürekli farklı şehirler ve ülkelerde geçmesi; esrarengiz bir kitabın peşine düşülerek başlayan yolculuk; kahramanın nereye ait olduğu konusundaki