Gürkan Gültekin

Gürkan Gültekin
@guitarist_reader
izmir
izmir
17 okur puanı
Şubat 2025 tarihinde katıldı
Puan vermedi·210 syf.··
2026 2. kitabı
Açıkça söylemek gerekirse kitabın içine giremedim. Çünkü zaten baştan beri içinde yer almıştım. Beni oluşturan bütün parçalar; bireysellik, bağımsızlık, hayatı paylaşamamak, yaşamı sürdürmeyi tek amaç olarak benimseyememek, "yaşamanın amacı nedir" sorusunu yalnızca felsefi tartışmalarda değil, kendi yönümü belirlerken de sorabilmek ve bütün bunları en seçkin sanat eserlerinin, özellikle de müziğin bana sunduğu sınırsız çerçevede, her seferinde yeni bir yaşanmışlıkla ele alabilmek, hepsi tıpkı insanın kısacık ömrüne sığdığı gibi, yalnızca iki yüz sayfanın içine sığmıştı bu kitapta. Mozart'ın ve klasik dönemdeki çağdaşlarının eserlerini yıllarca çalmış ve dinlemiş, bu eserlerin Avrupa'daki aydınlanma akımı ile ilişkisini incelemiş, ancak şu ana kadar tarihteki bu dehaların hiçbirini karşıma alıp sohbet etmemiştim. Faust'u, "Genç Werther'in Acıları"nı okumuş, ancak Goethe'nin öğütlerini "Sihirli Flüt" eşliğinde kendisinden dinlememiştim. Her zaman bilmekteydik ki bunlar çağlarının çok ötesine geçmiş büyük ustalardı, fakat onları ulaştıkları bu çağda canlandırabilmek ancak onların bugün yaşadıkları takdirde neler söyleyeceklerini hayal etmekle mümkündü. Bozkır kurdu, her insanın içinde bulunan varoluşsal ikiliğin ve bunun arkasında gizlenen sayısız parçaya bölünmüş yapının karakteristik bir temsilcisidir. Bir yanda büyük ideallerin peşinde koşan insani tarafımız, diğer yanda da milyonlarca yıldır içimizde taşıdığımız ilkel arzularımız, içimizdeki büyük savaşın iki kutbunu oluşturur. Bozkır kurdunun hikayesi, tarafları belli olan bu savaşın olası senaryolarından birini, bir bakıma da hepsini anlatır bize. Bireyin kimliğini meydana getiren çeşitli bileşenlerin varlığı herkesçe kabul edilirken, asıl tartışmalı olan kavram ise bütünlük varsayımıdır. Herman Hesse, aydın bir
BozkırkurduHermann Hesse · Yapı Kredi Yayınları · 20229,6bin okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·50 syf.··
2025 148. kitabı
Psikolojik novellaların ustası Zweig, bu eserinde mecburiyet duygusunun içsel ve dışsal katmanlarını gözler önüne sererken okuru mecburiyetin asıl kaynağının nerede olduğunu sorgulamaya zorluyor. Yazarın birçok eserinde olduğu üzere savaş ortamında geçen bu hikayede, Dostoyevski'de olduğu gibi, rasyonel temele oturmayan davranışlar merkezi öğe konumunda yer alıyor. Ferdinand, ülkesinin diğer ülkelere yaptığı haksız saldırılara katılmayı ve zulme, katliama ortak olmayı reddederek karısı Paula ile birlikte İsviçre'ye sığınmış bir Alman vatandaşıdır. Fakat devlet onun peşini bırakmamakta, evine yolladığı tebliğlerle onu askere çağırmaktadır. Kendisi Almanya dışında bulunduğu için bu emre itaat etmeme özgürlüğüne sahip olmasına karşın, içindeki bir güç şiddetle ona istemediği halde gitmek zorunda olduğunu telkin etmektedir. Karısının onu son derece mantıklı argümanlarla ikna etme çabaları etkisiz kalmakta, zorunluluk duygusu Ferdinand'ın içinde bir saplantı halinde giderek büyümektedir. Eserde "insan öldürme", zulüm ve "kaçınılmaz güç" kavramlarına yapılan vurgudan dolayı, hikayenin İkinci Dünya Savaşı'nda geçtiğinden emindim. Fakat daha sonra yaptığım araştırmayla kitabın 1920'de yayınlandığını ve İkinci değil Birinci Dünya Savaşı'nı anlattığını öğrendiğimde büyük şaşkınlık yaşadım. Bu durum, genelde daha az gündeme gelen bu ilk savaşın benzer bir dehşet atmosferine sahip olması kadar, Zweig'ın yirmi yıl sonrasına dair çok güçlü öngörülerinden de kaynaklanmış olabilir. Bu novellayı okurken, her bir karakterin insan zihninin bir boyutunu metaforize ettiğini düşündüm. Paula insanın nesnel sebep - sonuç ilişkileri ile sağlıklı karar verme yetisini temsil ederken, Ferdinand ise mantığa sığmayan ve açıklanması zor olan karanlık tarafını simgelemektedir. Bu ikisinin çatışması
MecburiyetStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202175bin okunma
Puan vermedi·224 syf.··
2025 147. kitabı
Cengiz Aytmatov, yine en ünlü eserlerinden birinde, sovyet dönemi Türk cumhuriyetlerinin durumunu, köy hayatı ve hayvan sevgisi ekseninde işliyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası her şeyin iyiye gideceğine yönelik beklentilerin karşılanamaması kırsal kesimde hayal kırıklıklarına neden olurken, bu durumun getirdiği moral bozukluğu insan ilişkilerine de yansımaktadır. Hatta insanların hayvanlarla ilişkilerine de. İşte Gülsarı, bizim genç ve güzel atımız, Türklerin yüzyıllardır süregelen bozkır geleneği vesilesiyle, tam da bu dönemde dünyaya gözlerini açan yeni bir candır. Güzelliğiyle, diriliğiyle, duruşuyla ve enerjisiyle köye ve sahibi Tanabay'a da can katmıştır. Ancak bu ne kadar sürüp gidebilecektir? Dönemin acımasız koşulları, Tanabay'ı ve Gülsarı'yı nerelere sürükleyecektir? Eserde yer yer atın da insan gibi içten içe geçmişi andığını, hayal kurduğunu ve dünyayı kendi gözlerinden bize aktardığını görüyoruz. Yazar, sanki onun dile getiremediği düşüncelerini tercüme ederek bize aktarıyor. Aytmatov sevenlere tavsiyemdir.
Elveda GülsarıCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202321,1bin okunma
Puan vermedi·365 syf.··
2025 149. kitabı
Bu kitap için, "tam zamanını bekleyip öyle okudum" dediğimde yerini bulacağını düşünüyorum. Hem Eylül ayında okumuş olmanın verdiği hissiyat hem de bir edebiyat okuru olarak bugüne kadar edinilen tecrübe ve bütün bunların yanında insanın kendi yaşanmışlıklarıyla iç içe geçen bir hikayenin tanığı olma duygusu, bu söylemin birçok farklı yönünden birkaçını tanımlayabilir. Edebi tecrübe ile kast edilen tabii ki Türk edebiyatındaki ilk psikolojik roman örneği olan bu eseri okumadan önce Dostoyevski, Tolstoy, Stefan Zweig gibi ustaların en azından baş yapıtlarının bazılarını elden geçirmiş olmaktır. Öyle ki söz konusu derin tahlillere dalarken, Türk edebiyatında ilk örneği verilen bu türün dünya edebiyatındaki öncülerinin kurdukları benzer dünyaları özümsemiş olmak bu nitelikte bir eseri tam yerine oturtabilmek için önemlidir. Kitabın konusuna gelecek olursak; baş karakterimiz Necib, aşktan yana karamsar, kendini evlilikten uzak tutan ve mutlu bir evliliği ütopya olarak gören, orta yaşın sınırına gelmiş genç bir adamdır. Çok yakın dostları olarak gördüğü Suad ve Süreyya çiftinin mutlu evliliklerine imrenmekte fakat kendisinin hiçbir zaman bu kadar şanslı olabileceğine inanmamaktadır. O güne kadar yaşadığı ilişkilerin hepsi yüzeysel kalmış ve hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Çevresinin, dostlarının ve hatta kadınların yakın ilgisine karşın o, hayatta kendisini yalnız hissetmekte, başka insanlar onun eğlenceli ve gösterişli hayatına imrenirken kendisi bir yanda bekar hayatın tasasızlığı, bir yanda da aradığı gerçek mutluluğu bulmanın ümitsiz arzusu arasında gidip gelmektedir. İşte bu yaz, bu iki yakın dostuyla İstanbul boğazının otantik yalılarında geçirdiği güneşli günler ve o keyifli sandal gezintileri Necib'e yalnızca alışık olduğu eğlencelerden birini daha mı sunacak,
EylülMehmet Rauf · İnkılap Kitabevi · 201749,9bin okunma
10/10
·1823 syf.··
Beğendi
·
2025 1. kitabı
Bir kurgu, yaşanmış tarihin anlatımından daha gerçekçi olabilir mi? Bu soruya net bir cevap vermek zor, ve zaten amacımız da bu soruyu yanıtlamak değil. Yalnızca, Tolstoy'un "Savaş ve Barış" romanında, yazarın oldukça derinlikli bir şekilde bizi bu soruyu sormaya yönelttiğini görüyoruz. Bu roman, Napolyon'un 1812'de Rusyayı işgal girişimini ve Rusyanın, ordusu ve halkıyla buna karşı direniş mücadelesini kurgusal karakterler ve olaylar üzerinden anlatıyor. Kitap, savaşın gerçek kronolojisini temel alarak, Rus soyluları ve sosyetesi başta olmak üzere ülkenin bu dönemdeki yaşantısını gözlerimizin önüne seriyor. Hikaye boyunca savaş ve barış kavramları arasındaki dinamikleri, bunların her zaman birbirini takip eden süreçler değil, aynı anda var olan iç içe kavramlar olduğunu yoğun betimlemeler ile öğreniyoruz. Bu da, klasik tarih anlatımında görmeye alışık olduğumuz, savaşın bir bütün halinde cereyanı ve ancak silahlar sustuktan sonra devletlerin imzaladığı antlaşmalarla gelen barış ve huzur ortamı şeklindeki geleneksel yaklaşıma meydan okuyor. Çar Alexander, Başkomutan Mihail Kutuzov, Pyotr Bagration, Aleksey Arakçeyev, Napoleon Bonaparte, Louis-Nicolas Davout, Joachim Murat gibi belli başlı tarihi kişilikler dışında, romandaki karakterlerin büyük çoğunluğu hayal ürünüdür. Prens Andrey Bolkonski, Kont Piyer Bezuhov, Kontes Elena Bezuhova, Prenses Mariya Bolkonskaya, Kont Nikolay Rostov ve Natalia Rostova adındaki karakterler, gerçekte hiçbir zaman yaşamamıştır. Ancak bu isimler gerçekte var olmamış olsa da, bu o karakterlerin başından geçenleri de gerçek dışı yapar mı? Hepimiz tahmin edebiliriz ki elbet tarihte bir prens Napolyon'a karşı savaşmış, genç bir delikanlı zengin bir kontun mirasçısı olmuş, Rus sosyetesinde verilen balolarda soylular birbirleriyle Fransızca
Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)Lev Tolstoy · İletişim Yayınları · 201725,9bin okunma