Bir kurgu, yaşanmış tarihin anlatımından daha gerçekçi olabilir mi?
Bu soruya net bir cevap vermek zor, ve zaten amacımız da bu soruyu yanıtlamak değil. Yalnızca, Tolstoy'un "Savaş ve Barış" romanında, yazarın oldukça derinlikli bir şekilde bizi bu soruyu sormaya yönelttiğini görüyoruz. Bu roman, Napolyon'un 1812'de Rusyayı işgal girişimini ve Rusyanın, ordusu ve halkıyla buna karşı direniş mücadelesini kurgusal karakterler ve olaylar üzerinden anlatıyor. Kitap, savaşın gerçek kronolojisini temel alarak, Rus soyluları ve sosyetesi başta olmak üzere ülkenin bu dönemdeki yaşantısını gözlerimizin önüne seriyor. Hikaye boyunca savaş ve barış kavramları arasındaki dinamikleri, bunların her zaman birbirini takip eden süreçler değil, aynı anda var olan iç içe kavramlar olduğunu yoğun betimlemeler ile öğreniyoruz. Bu da, klasik tarih anlatımında görmeye alışık olduğumuz, savaşın bir bütün halinde cereyanı ve ancak silahlar sustuktan sonra devletlerin imzaladığı antlaşmalarla gelen barış ve huzur ortamı şeklindeki geleneksel yaklaşıma meydan okuyor.
Çar Alexander, Başkomutan Mihail Kutuzov, Pyotr Bagration, Aleksey Arakçeyev, Napoleon Bonaparte, Louis-Nicolas Davout, Joachim Murat gibi belli başlı tarihi kişilikler dışında, romandaki karakterlerin büyük çoğunluğu hayal ürünüdür. Prens Andrey Bolkonski, Kont Piyer Bezuhov, Kontes Elena Bezuhova, Prenses Mariya Bolkonskaya, Kont Nikolay Rostov ve Natalia Rostova adındaki karakterler, gerçekte hiçbir zaman yaşamamıştır. Ancak bu isimler gerçekte var olmamış olsa da, bu o karakterlerin başından geçenleri de gerçek dışı yapar mı? Hepimiz tahmin edebiliriz ki elbet tarihte bir prens Napolyon'a karşı savaşmış, genç bir delikanlı zengin bir kontun mirasçısı olmuş, Rus sosyetesinde verilen balolarda soylular birbirleriyle Fransızca