Dedim ya, İstanbul kentinde deliyi akıllıdan ayırmaya kalkışmak için zır deli olmak lâzımdı ve o çılgınlığı, insanca, mertçe, sanatkârca yürütüyordu Fahri Celâl.
Aklı başında bir yaratığın, dünyayı dolu dizgin yaşamadansa bir yere mıhlanıp, boya ya da sözcüklerle kendince bir dünya yaratma sevdasına kapılması, çılgınlık değil de ne, sizce?