Hazırlanın kendi otopsimize giriyoruz!!
Charles Bukowski’nin “Ölüler Böyle Sever” kitabı, onun şiirlerinde ve düzyazılarında sıkça karşımıza çıkan temel meseleleri – yalnızlık, yabancılaşma, tutkulu ama yıkıcı aşk, yoksulluk ve hayatın karanlık köşeleri – çıplak bir dille ele alıyor.
Analitik açıdan bakıldığında, eser bir “anti-romantizm” manifestosu gibi görünse de Bukowski, aşkı ve sevgiyi yüceltmez; aksine onların arka sokaklarını, çürümüş yanlarını, insanı paramparça eden taraflarını gösterir,hatta gözümüze bile sokabilir.Burada “ölüler” yalnızca fiziki anlamda ölmüş olanlar değil; sistemin, alkolün, aşkın veya umutsuzluğun içinde ruhunu kaybetmiş, hayata tutunmayı bırakmış insanları da simgeler.
Çarpıcı yanı ise,Bukowski’nin bu umutsuzluğu okurun yüzüne,Cüneyt Arkın'ın düşmanını tokatladığı gibi duvardan duvara çarpmasıdır. Duygularını süslemez, kelimeleri sterilize etmez; ne varsa en kirli, en acı, en çıplak haliyle ortaya döker. Kitap boyunca bir tür “içsel otopsi”ye tanık oluyoruz: insanlar hayattayken bile aslında ölü gibi yaşarlar, sevgileri tükenmiştir, tutkuları kabuk bağlamıştır. Bukowski tam da bu noktada sorar: “Sevgi gerçekten yaşatır mı, yoksa öldürür mü?”
Eserin gücü, okura rahatsızlık vermesinde yatar. Çünkü Bukowski, insanın görmek istemediği yanlarını – tutkularının çürümesini, ilişkilerin boğuculuğunu, sevginin karanlık yüzünü – göz ardı etmeyerek okuru hem kendine hem de hayata dair keskin bir yüzleşmeye zorlar.
Özetle: “Ölüler Böyle Sever”, aşkı ve hayatı romantize eden her şeyin karşısında duran, okuyucuyu huzursuzlukla besleyen bir kitaptır. Bukowski burada sadece yazmaz; aynı zamanda insan ruhunun mezar taşlarını tek tek kazır ve aklınızda bir tek soru kalır: Gerçekten sevenler mi yaşar,yoksa en çok onlar mı ölür?