İnsan çok ilginç bir canlıdır. Hem iradesi vardır, hem de her an ona karşı gelen hayvani istekleri. Hem egosu vardır, hem de her şeyin kendinden ibaret olmadığını bilen bir benliği.
İnsan çoğunlukla özgür olmayı ister; ama bir yandan da sorumluluk almak istemez. Başkasının boyunduruğu altına girmeyi istemez, ama “gel sen yönet” desen, güvenmez kendine. Kaçar gider.
İnsan bir hedef koyarsa kendine, ona ulaşmak ister. Çırpınır durur. Mutluluğu da o çırpınışlarında sürekli erteler. Bir gün hedefine ulaşıp çırpınışlarının dineceğine ve o zaman mutlu olacağına inanır.
Ama ne olur biliyor musunuz? O gün gelir ve insan çoğunlukla mutlu olmaz. İçindeki huzursuzluk kaybolmaz. Hatta bazen daha da sarar onu. Hedefini kaybetmiş olmanın üzüntüsü müdür bu, bilinmez; ama varlığı bir gerçektir.
İnsan zaten çoğunlukla bilinmezliklerle doludur. Ne zaman mutlu olacağı da, ne zaman üzgün olacağı da, neyi sevip neyi sevmeyeceği de, neyi isteyip neyi istemeyeceği de bu bilinmezliklerin yalnızca birkaçıdır.
İnsan, canının istediğini yapmak ister sürekli. Dostoyevski başka bir kitabında buna “kendini ortaya koyma arzusu” diyor.
Peki ya insan, kendini nasıl ortaya koyacağını biliyor mu? Bana sorarsanız bilmiyor. İnsan, bir ömür boyu bunu arıyor: Canının gerçekten neyi istediğini. Hep bir şeyin peşinden gidiyor, sahip olmadığı bir şeyin.
Ona sahip olduğu an ise canı başka bir şeyi istiyor. Ya da en azından, öyle olduğuna inanıyor.
Kısacası insanın yeraltı o kadar karışık ve düzensiz ki, çıkış yolunu bulması genellikle bir ömürden fazla sürüyor. O ömür ise bir paradoksun içinde kaybolup gidiyor.
İşte bu kitap, Dostoyevski’nin bu paradoksu “Yeraltı Adamı”nın dilinden anlatış şekli. Kitabın insanın içini açan bir etkisi olduğu söylenemez. Zaten Yeraltı Adamı da,
“Bütün bu yazdıklarımın tatsız