Güneş altında yanmaktan, dondurucu kar soğuğunda yanmaya yatay geçiş yapmış kahramanımızın bilinç akışı yolculuğundan oluşuyor bu eser.
Nerden nasıl bu dağ başına düştüğü muamma olan, kendisi bile kendini tanıyamayan bitik ruhun düşünce mücadelesi bu perişanlığı fazlasıyla hissettiriyor.
Kendine dair her şeye yabancılığı (yüzü de dahil) neyi temsil ediyor çok düşündürdü. İnsan en çok kendine mi yabancı acaba?
Her dönemeçte yeni bir benlikle tanışma savaşı mı bu?
Denizci miydi acaba önceden?
Gemisi batıp buraya, bu ücra dağ köyüne sürüklendi mi?
Nasıl şimdi dilini bilmediği insanlara öğretmenlik yapacak?
Öğretirken öğrenmesi gereken çok şey var..
Mesela çocuk ölümünü nasıl karşılayacak?
Alışılabilecek mi böylesi bir sönüşe; minicik yaşamların sönüşüne..
"İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Çocukların ölümüne dayanamıyormuşum demek"
"..bu arada ben de öğrendim yaşamın önceden belirlenmiş, ezberlenmiş bir biçimi olmadığını, yalnız denizlerde yaşanmadığını, denizlere belki bir daha dönmeyeceğimi, bu arada ben de öğrendim sessizliğin sesini, ezikliğin, çaresizliğin, başeğişin, yokluğun eşiğini, bu arada ben de öğrendim."
Zifiri karanlıkta, yalnızlığın en uç noktasında, çaresizliğin zirvesinde insanın kafasında parçalara bölünüp bir başına kalabalığa dönüştüğü o düşünce girdabında varoluşun ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha anlayabiliyoruz.
"Tanrı'ya inansa, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar oturup yakaracak...
Tanrı'ya inanmadığına, inanamadığına yakınıyor.
Kime seslenmek bu karanlık gecede?"
Bir şeye inanmak, bir yaratıcıya bağlanmak ne kadar elzem...
İnce bir buz üstünde yürüyoruz adeta.