• 724 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba... ilk incelemem olsun isterdim ama biraz tutunmayı bekledim burda sizlerle :)okumak için cesaret, anlamak için deli olmak lazım eseri.:)Liseden baslar bu kitapla ilgili sevgim ve yazarimla tanismam zevk alarak okumadım ama okudum hatta inadına bitirdiğim kitap:) bilmiyorum yaşadıkça da büyüdükçe daha iyi anlıyorum..O zamanlar pek farkında değildim sonra okumayı denedim ama olmadi ne kadar cabalasam da anlamiyor tutunamiyordum :)gecen sene okuyunca anladim sanırim biraz hatta bazı yerlerde agladim ustunden gectigim cumlelerin farklılığını ve hissini dibine kadar yasadim ya beni sarsan bir cok farkli ya Tutunmami sağlamıştır hatta uyandırmıştır bazi kısımları suan biraz ama tam idrak ettiğimi soyleyemem yine:) ..insanin Tutunamayanlari okuyacak ve anlayacak bir zamani var bazı şeylerin yaşadıkça mahiyeti artıyor sanırım okurken olgunlastigimi hissettigim kitap kendileri yine ..Yani insanlar bu kitabın hüzünlü, melankolik, hep acıklı şeylerle dolu dizgin olduğunu sanıyorlar ama kitap aslında başka bir şeyi anlatıyor. dönüşümler hakkında bir eser bu. her insanın hayatı boyunca yaşadığı değişimlerin metaforik bir anlatısı bence.Acikcasi dostlar pek çoğu tarafından da gerçekte okunmayan kitap kendileri (neyse ki azalarak bittiler artik) "tutunamıyoruz, batıyoruz, dibe vuruyoruz, bat dünya bat!" diye ortamlarda prim kasan, tribe giren, dikkat çekmeye çalışan insanları asla samimi bulamadım açıkçası.Tipkı sabahattin Ali’nin madonna’sı gibi starbucks mezesi olması beni üzüyor açıkçası.bence bu kitabı Oğuz atay'a uzaylılar yazdırdı ;çünkü bunu bir insan yazmış olamaz diye düşünüyorum hala :)Daha sonra Oğuz Atay'in eserlerinin çoğunu okumaya çalıştım yani takıntılı sevgim tutunamayanlarla başladı diyebilirim..
    okunması gereken ama okunamayan bir kitap yine...
    daha sonra beni sürüklediği psikolojiden çıkmak için nahif bir kitap olan şeker portakalını okuyarak bünyeyi rahatlattım:)kült kitap okuma serüvenimin en zor kitabı hayatımda..
    ben bu kitapta, sevgili selim ışık'a baktıkça, kendi içime baktım, selime baktıkça da bitirmek istemedim, kendi hayatımı bitirecekmiş gibi hissettim. yavaş yavaş, sindire sindire okuyorum, hayatımla eş değer şekilde sanırım böyle daha iyi anlıyorum..Çok inişli ve çıkışli yerlerin olması oldukça etkiliyordu.Suan popüler kültüre kurban gitmesi beni üzüyor.yüzleşmekten kaçındığınız gerçek benliğinizle olan, bitmek bilmeyen, seviyeli veya seviyesiz münakaşanın karanlık ve mizahi bir eleştirisi olması da ayrı bir özelliği sanırım eserin..kitabın ilk iki yüz sayfası insanı sıkar ve kitabı bir tarafa atası gelir lakin asıl olan da o iki yüz sayfadır. o eşiği atladımı okur selimi tanımaya başlıyor ve kitap gözlerinizin önünde durur, ayıramaz bir yere kitabı. selimi tanırsın günseli'ye yaklaşımını ve intiharından sonra turgut özben'in acısını... benim için kütüphanemde ki en önemli kitap suan.fazlasıyla sorgulayıcı,hayatı irdeleyici,düşündürücü bir roman insan mutlu zamanında okumalı ya diyorum çünkü ağır depresyona sokar siz siz olun şartları ve yeri zamanı bilerek okuyun..o kadar konuşuldu, o kadar kitaba dair olan olmayan sözler, cümleler, pasajlar şunlar bunlar her bir yerde paylaşıldı insanda kitaba karşı bir önyargı oluşuyor ister istemez. çok seveceğimden adım gibi emin olsam da geçtiğimiz haftaya dek okumadım ben de önyargı sebepli.
    meğer ne çok şeyden mahrum bırakmışım kendimi. okumayan varsa, tek diyeceğim boşu boşuna abartılmamış arkadaşlar.
    hayatımda okuduğum en güzel romanlardan biri. türkçe yazılmış, benim bildiğim en iyi roman. günlerdir öylesine etkisindeyim ki... bir daha da tutunabileceğimi zannetmiyorum ben diye düşündüm hep...bir hikayeden, olaydan, duygulardan, hayattan, ölümden ve dahası her şeyden daha fazla ne anlatabilir? okunduktan sonra sindirilemeyen, yendikten sonra anlaşılamayan "şey" gibi. evet yazar "şey'i" bile anlatmaya çalışıyor öyle düşünelim..Bu kitap okuyucu seçiyor arkadaşlar dikkat!!!
    Yukarda dediğim gibi okunması arayış içinde olduğunuz bir döneme denk gelirse insanı depresyona sokabilme gücü olan kitaptır. dikkat edin yani.Ama yine de benim için herkesin kendinden bir parça bulduğu romanlaştırılmış yaşantı biçimi kendileri..her yönüyle ağır bir kitaptır. dili ağırdır, anlattıkları daha da ağır.
    Tuhaf olan şu bu kitap Dostoyevski'nın suç ve cezası gibi, herkes çok övüyor muhakkak oku diyorlar ama etrafımda bu ikisinden birini okuyan tek kişi görmedim daha :)
    Yine de şu da bir gerçek uzutmayacağım. bu ülkede daha iyisi yazılmadı açıkçası ve meşhur olmadı..Her ne kadar baslayip birakanlarin sayisi bitirebilenlerin sayisinin 10 katı olarak görülse de..bu kitapla ilgili hissettiklerim ile ilgili yazacak çok şeyim var. lakin doğru kelimelerle,bağlaçlar hatta fiiller bir araya gelmiyor.hepsinin üstünde helyum ile dolu bir balon var ve ben hepsini yakalayamıyorum. o yüzden biraz alıntı paylaşacağım;

    "bana bugün,ne yapmalı? diye soracak olurlarsa, ancak, önce kendini düzeltmelisin, diyebilirim. bir temel ilkeden yola çıkmak gerekirse, bu temel ilke ancak şu olabilir; kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez." (S=94)

    Herkes istediği kadar koşsun. beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur. oturacağım ve bekleyeceğim. yerinde oturan selim'e değer vermeyenlerin, selim'in gözünde de değeri yoktur." (S=426)

    tavsiyem şudur; bu eseri okumaya niyetliyseniz, önce oblomov'u okuyun. zira eserde sık sık göreceksiniz...:)

    Sevmek fiilinin en güzel halini gördüm ayrıca:
    (Kursun kalemle yazarken;mürekkebe geçmek..)

    Mutlaka ölmeden önce okunmasi gerekir yine de alın ve okuyun okutun..Oğuz ataya selam olsun kendisine minnetariz.Iyi ki varsın iyi ki seni tanıdım iyi ki bu güzel eseri bıraktın bizlere..Teşekkür ederim iyi okumalar:)
  • 724 syf.
    ·55 günde·7/10
    1977'de kaybettiğimiz Oğuz Atay'ın bu kitabı hakkında ayrıntılı bir inceleme yazmak için ikinci kez okumam gerekeceğini düşünüyorum: anlamadığımdan değil, daha çok romanın bütünlüğünden koptuğum için. Okurken yer yer çok sıkıldığımı, ama çok etkilendiğim bölümlerin de olduğunu itiraf etmeliyim. Örneğin Selim'in günlüklerindeki o uzun şiire (ya da şarkıya) hayran oldum, bir tür mesnevi okur gibiydim. Hiçbir noktalama işaretinin olmadığı, yazarın dilbilgisi kurallarını yürürlükten kaldırdığı, Günseli'nin Selim'i anlattığı bölüm de beni çok etkiledi. Günseli Turgut'a Selim'i anlatıyor, anılarında Selim'le konuşuyor, Turgut kendisiyle, arada (kişilik bölünmesi ve/veya iç ses olan) Olric'le ve bazan da Selim'le konuşuyor. Bunlar olurken cümlenin başı sonu neresi anlamıyorsunuz, ama yine de okur sezgisel olarak bir bütünlük kurabiliyor bana göre. Büyük harf, virgül ,nokta, ünlem yok burada. Belki bu nedenle bu kadar akıcı, hızlı (neredeyse düşünce hızında) bir bölüm ve bunu çok sevdim.
    Postmodern edebiyatın ülkemizdeki öncüsü olan bu değerli roman, eğlenceli, insanı içine çeken alışıldık olay-yer-zaman-kişi kurgusunun dışında, tam da bu tarza uygun olarak yazılmış bir eser. Somut ve soyut gerçeklik iç-içe geçmiştir, olay kurgusu yerine öznel tanımlamalar ve ayrıntılar ön plandadır. Belki de bu nedenle, tıpkı bu yazın türünün diğer yazarlarından Hasan Ali Toptaş'ın Bin Hüzünlü Haz gibi bir arayışın romanı olarak düşündüm.
    Olaylar, özellikle Selim'le ilgili olanlar, doğrusal bir zaman akışı için de değil, daha çok geriye dönüşlerle kişilerin ağzından anlatılan anılar şeklinde betimlenmiştir.
    Ben amatör bir yazar olarak, daha çok roman tekniği açısından bana katacağı çok şey olacağına inandığım için sabırla okudum; ancak yukarıda yazdığım nedenlerden kaynaklanan okuma güçlüğünden dolayı, ortalama bir okur kitlesine hitap eden bir roman olduğunu düşünmüyorum.
  • beni ilgilendirmeyen insanları olayları görmenin ne yararı var derdi. Seni seviyorum ve yalnız seni görüyorum seninle ilgiliyim başka her şeyi unutuyorum. Sözün gelişi değil bu ben sözümün eriyim başka anlamları olsaydı sözlerimin başka anlamlara uygun kelimeler bulurdum. elleri de sözünün eriydi elleri de gözlerine uygun hareketler yapardı. sürekli elimi tutar ve avucunun içinde kayboluşunu gülerek seyrederdi.
  • 724 syf.
    ·10 günde·10/10
    Tutunamayanlar... Hayata, dünyaya, sevgiye, aşka, çirkinliklere, inanca, güvene, çalışmaya, düşüncelere, yorgunluklarla dolu bir yaşama, kırılmış bir kalbe, sızlayan bir yüreğe ve bu yazılan, ucu bucağı olmayan kelimelere tutunamayanlar. Ne kadar bir güzel isim? Kapağında yazan bir kelime, içindeki 700 küsür sayfaya denk hatta fazla hatta sonsuz. Nasıl mı? Bunu yaşadıkça farkedeceksiniz. Tabii nasıl yaşadığınıza bağlı. İnsan olarak mı yoksa... Yoksası yok işte.

    43 yaşında bir insan! Ölmedi henüz. Efendim? Öldü mü? Hayır, hayır. 43 yaşında bir insan ölmez, ölmemeli! Hele Oğuzsa, Ataysa. Deha, akıl, sevgi, coşkunluk, karamsarlık, ikilem, insan anatomisi, uçurumların eşiği, sadakat, eşe saygı ve daha niceleri. Hepsi ama hepsini satın almış bir adam. Genç kızlar, süslü hanımlar, kendini beğenmeyen kadınlar. Hepiniz ama hepiniz Oğuz Atay'ı sevin. Tüm erkekleri unutup sadece onu sevin. Evlenin onunla. Mutlu olursunuz. Hayır, hayır olamazsınız. Acı çekersiniz. Niye mi? Niyesi yok be! Ağır gelir o size. İntihar edersiniz. Aşk acısının hakikisini çekersiniz. Belki göklere çıkar belki de hüzünlü bir çiçek gibi solarsınız.
    Neyse... Kelimelerin kifayetsiz kalacağı, gönüllerin mutmain olamayacağı bu yazarı, Türk Tarihi'nin nadide yazarlarından birini daha rahat bırakalım. Çünkü TUTUNAMADIM BEN ONA. Yıktı, ezdi, geçti beni vesselam...

    Eserde, bir insanın ruhunun nasıl günden güne eriyip bittiğine şahit oluyoruz. İşsiz, mühendis, yazar, şair ne derseniz deyin bir insanımız var: Adı Selim. Ve arkadaşları: Turgut, Metin, Günseli vs. Ömrünün en güzel çağında; her türlü eseri okuyan, gezen, tozan, içen, düşünen, sorgulayan, kavga eden, sevgili edinip 2 gün sonra ayrılan Selim Işık bir gece aniden, kafasına kitapta belirttiği gibi, bir altıpatlarla ateş edip yaşamına son verir. Ama öldürmedi o silah onu esasında. Tekrar yaşama bağladı kendini. İnsansız, kitapsız, acısız, düşüncesiz bir yaşam. Bir insan neden durup dururken intihar eder? Benliğinden kaçmak mı? Yorulduğu, kirlendiği için mi? En önemlisi kendini tanımlayamaması. Evet bir insan kendi ruhunu, bedenini nasıl tanımlar? Nasıl bu işin içinden çıkabilir? Zor bir soru. Zor bir cevap. Selim galiba cevabını verdi geçti.

    Selim'in ölümü duyulduğu andan itibaren bu tesir ve elem en çok arkadaşı Turgut Özben'i etkilemiştir. Mühendis Turgut Özben bir anda filozof olmuştur. Bazen de kendisini tımarhanede zanneden bir deli. Arkadaşı Selim'in evine gidip saatlerce kütüphanesinin başında manasız düşünceler, sokakta insanlarla hülyalı konuşmalar... Ah unutuyordum bu arada kendine bir de dost edindi: Olric. Beyin ve akıl danışmanıdır kendisi Turgut için. Maaş almaz, üzmez, yormaz, hep mutlu eder abisi Turgut'u.Veya akıl hocasını. Delirmek üzere olan bir akıl hocası. Turgut Özben arkadaşı Selim'in notlarını bulup, okuyup analiz eder. Tabii bu arada kendi de ikinci bir Selim olup gelir. Aynı hastalık ona da bulaşmaktadır. Bu içinden çıkılmaz durumdan kendini kurtarmanın yolunu; Selimin iç dünyası ve eski zamanlarda yaşadığı hayatta bulur. Ve buldukça erir, biter.

    Eser bana göre kesinlikle bir felsefi edebi roman. İnsan edebiyatı, analizi, bir kişinin yaşadığı travmalar, eski yazarların eserlerinin okunduğunda, akıl ve ruhta ne gibi etkiler bırakacağını, sosyal ve toplumun iz düşümlerini bir hikaye tadında anlatıyor. Yazar ayrıca günümüz toplumunu gayet iyi betimlemiş. Memur- vatandaş ilişkileri, liseli aşıkların hal ve hareketleri, lokanta ve bar havaları mükemmeldi. Turgut ve Selim, yani hayali kişilikler kendilerini hep sorguladılar. Örneğin; neden onlar görüyor da ben göremiyorum gibi cümleler hep düşündürüyor bizleri.

    Son olarak sosyal medyada yazılan Olric'li alıntıların çoğu sahte. Hep uydurma. Yazık! Yazar insanımızın okuma bilincinin zayıf olduğunu ve bunu engellemek adına kitapların yanlardan boşluk bırakılarak yapıldığını, ve kitaplardaki harf boyutunun milletlerin kültürüne işaret ettiğini ifade ediyor. Eser kesinlilkle ağır ağır okunmalı. Çünkü bazı yerlerde hatta bir yerde 50 sayfa filan noktalama işareti yoktu. Burada zaten yazar farkındalık yaratmak istemiş. Çoğu yerde kızabiliyoruz, bıkıyoruz ama yazar çok uyanık. Bizi mutlu etmesini biliyor. Beynimize bir manalı şırınga enjekte ederek bu işi çözüyor. Hakeza bir anda Selimken Turgut veya tam tersi olabiliyoruz. Trt Roman ödülü alan bu eser kesinlikle okunmalı. İster 1 ayda ister 1 haftada bitsin bu tadı almak gerekir. Tüm tutunmak isteyip de tutunamayanlara gelsin...