Çok hata var yapılacak, aynı hatayı yapma yeter
Çok insan var sevilecek, yanlış olanı sevme yeter
Çok yer var gidilecek, olduğun yerde kök salma yeter
Çok zafer var gurur verecek, birinin kanını dökme yeter
Çok karar var verilecek, pes etme yeter
Çok anı var biriktirilecek, geleceği unutma yeter
Çok ekmek var bölünecek, lokmanı kendine saklama yeter
Çok başarı var görülecek, kölesi olma yeter
Çok nefes var alınacak, sonuncusunu verirken pişman olma yeter.
At vuruldu; icim paramparça rüveyda.
Gölgelerin ardina sakladim kusurumu,
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin.
Ben burda damla damla eriyip akıyorum..
Yine de, ciğnetemem kimseye gururumu.
istenmedigim yeri sessizce terk ederim..
Hatira kalsin diye bırakır da ruhumu,
Mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim.
Bir oğlum olmuştu. Bir sevgi seli falan hissetmedim. Onu sevdiğimden bile emin değildim. Kafası canımı sıkmıştı, o asık suratı. Doktor Webb daha sonra bebeğin alnının pelvik kemiğime takılmış olabileceğini ve bunun bebeğin gelmesini zorlaştırdığını söyledi. Bebek 4 kilo 400 gram doğmuştu. (...) Bebek yıkanmış ve giydirilmişti, öyle sessizdi ki Ted'i yerinden kaldırıp bebeğin nefes alıp almadığını kontrol ettirdim. (...) Nicholas'la gurur duyuyordum ve ondan memnundum. Onu sevdiğimden emin olmam bir gecemi almıştı...kafası güzel bir şekil almıştı...kafatası kemikleri şişip onun kemikli kapıdan geçmesine engel olmuştu, arkası bombeli yakışıklı bir erkek kafasıydı. Koyu, mavi-siyah gözleri, asker tıraşlı çalı gibi saçları vardı.
Satırlarda kusurlarımı -ya da kusurlarım olduğunu düşünmekten hoşlandığım şeyleri- görüyordum fakat bunlar kendimle gurur duymama izin verecek şekilde yansıtılıyordu.
“..beni kıracağınızı, gücüme gideceğini bile bile, neden beni sevmemek için iradenizle, mantığınızla, üstelik kendi kişiliğinizle mücadele ettiğinizi söylediniz?”