Anlam, tek başına kullanıldığında son derece anlaşılabilir bir kavram. Kalem dediğimde bunu şu an okuyan herkesin temelde aynı şeyi düşünmesini sağlayan şey anlamdır. "Kalemin anlamı ne?" diye bir soru duyarsanız bu muhtemelen kalem olarak yazılan kelimenin anlamı ne demektir. Ama anlam, "hayatın anlamı" tamlamasında kullanıldığında dünyanın en anlaşılmaz kavramına dönüşüyor. Ne demek hayatın anlamı ne? Hayat'ın ifade ettiği nedir mi demek istiyor desem bu da apayrı anlaşılmaz bir soru. Hayat'ın değeri nedir mi diyorsun o zaman direkt öyle söyle. Anlam, değer kelimesini karşılamıyor. Ben çözdüm, olay ne biliyor musunuz; hayatın başı belli değil, her şey nasıl başladı bilmiyoruz; sonu belli değil, ölümden sonra ne var bilmiyoruz. İşin özü başı belli değil sonu belli değil ha bu nedir tamam yaşıyoruz bir şekilde, bizden evvel doğanlar bir düzen kurmuş ona göre hareket ediyoruz ama bu zaten bize çocukluktan dikte edilen ve açıkçası başka seçenek de olmayan bir durum olduğu için kendi kontrolümüz dışında şekillenen hayatımızı yaşarken bir yandan da içten içe sorduğumuz; burası neresi, ben kimim, ben neyim, bana ne olacak, ölene kadar mı kendi kontrolüm olmayan bir hayatı yaşayacağım, ölüm ne, ölümden sonra ne var, neden bu kadar çok acı var bu dünyada, ne kadar güzel şeyler var, bütün bu güzellikler nasıl var olmuş, neden neden neden şeklindeki büyüklü küçüklü bütün soruların sanki vakum etkisiyle sıkıştırılıp tek bir soru haline getirildiği o sorudur; "hayatın anlamı ne?" bu yüzden verilen hiçbir cevap yetmez çünkü bu tek soru görünümlü şeytan bütün bilmediklerimizin toplamıdır. Ve işin kötü tarafı bilmediklerimizi bildiğimiz zaman boşluğu yeni bilmediklerimiz doldurur.
Düşünce
Shinrin-yoku / Yoku Defterleri
İnsan bazen temizlenmek için suya ihtiyaç duymaz. Bazen kendi içindeki ağır sesi azaltacak başka bir varlık arar. Ne açıklama ister, ne çözüm. Sadece bir süreliğine kendisiyle baş başa kalabileceği ama kendinden kaçmak zorunda olmadığı bir alan. Japonların buna verdiği güzel bir isim var. Shinrin-yoku. Ormanın içinde yürümek. İlk duyduğumda, bunun ağaçlarla ilgili olduğunu sanmıştım. Sonra fark ettim ki mesele ağaç değildi. Orman, insanı değiştirmeye çalışmadan ona iyi gelen ilk şeylerden biriydi. Bir süre içinde kalıyorsun. Kimse sana nasıl yaşaman gerektiğini söylemiyor. Kimse seni yargılamıyor. Kimse senden daha güçlü, daha başarılı, daha mutlu olmanı beklemiyor. Ve sen, hiçbir şey olmaya çalışmadığın o kısa zamanın sonunda, biraz daha kendin olarak çıkıyorsun. O gün aklıma şu soru düştü Acaba insanın başka banyoları da var mı? Suyu olmayan… Ama ruhu yıkayan… Belki iyi bir dost… Belki güven… Belki bir kitap…
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ŞEYTAN ATEİST DEĞİLDİ!
❗️SORU: Şeytan kafir mi? Bu soruya alacağımız cevap hemen hemen yüzde yüz aynıdır: CEVAP: O nasıl soru ya, tabii ki kafir! ❗️SORU: Nasıl kafir oldu peki? ​İşte bu ikinci soruda yüzde yüzü bulmak bence zordur. En az iki farklı cevap duyacaksınız. Bunlardan ilki: ”Allah’ı inkar etti de ondan kafir oldu!” derken, diğerleri biraz daha bilinçli olarak: “Adem’e secde etmediği için kafir oldu.” diyecektir muhtemelen. 🔎 ​Sizleri fazla yormadan işe hemen el atayım: 👉 ​Evet, Şeytan (İblis) kafirdir. Ve onun kafir olma nedeni, 'Allah’ı inkar ettiğinden değil, Allah’ın koyduğu bir yasayı beğenmediğinden, O’nun bir emrini akıl dışı bulduğundan'dır! Budur kafir olma sebebi! ​Bu cümleyi tekrar etmemde fayda var: ​Şeytan, çoğu insanın zannettiği gibi Allah’ı inkâr ederek kâfir olmamıştır. İblis ateist değildi. O, Allah’ın varlığına, birliğine, hatta Kıyamet Günü’ne bile iman ediyordu. Ama kabul ettiği Yaratıcısının “Âdem’e secde et” yasasını bir türlü içine sindirememişti. Ona göre bu secde emri, çağdışıydı! Aklın kabul edeceği bir iş değildi bu! Hele bir okuyun şu ayeti: ​"Allah: Ben sana emretmişken, seni secde etmekten alıkoyan da nedir?" "İblis: Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan, dedi.”
Yarı Yolda Bırakılan Adam..
“İnsan en çok, ‘O yapmaz.’ dediği kişiden öğreniyor hayatı.” ⸻ Otobüs çoktan hareket etmişti. Cam kenarında oturan yaşlı adam, elindeki bastonu dizlerinin arasına sıkıştırmış, dışarıyı izliyordu. Karşısındaki koltuk boştu. Muavin geldi. “Amca, biri gelecek mi bu koltuğa?” Yaşlı adam gülümsedi. “Yıllardır gelmesini beklediğim biri var evlat.” Muavin de gülümsedi. “Bilet almış mı?” Adam başını iki yana salladı. “Yok.” “O zaman neden bekliyorsun?” Yaşlı adam camdaki yansımasına baktı.
Duygular
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir
- Bundan nefret etmiyor musun? - Ne? - Rahatsız edici sessizlikler. Neden rahat etmek için aptal aptal şeyler zırvalamamız gerektiğini düşünürüz? - Bilmem, güzel bir soru.. - Bir dakikalığına çeneni kapayıp, rahatça sessizliğin tadını çıkarabildiğin an... Gerçekten özel birini bulduğunu anlıyor insan. Pulp Fiction
Film