Bir süre daha uğraştıktan sonra defteri kendisinden biraz uzakta tutarak testten geçirir gibi resme baktı. Hasır koltuğun hayli kötü çizilmiş olduğunu gördü. Hışımla yeni bir çizgi çekti, ardından sinirli sinirli gözlerini koltuğa dikti. Olmamıştı. Kızıp içerledi. "Seni iblis hasır koltuk seni!" diye yükseltti sesini çileden çıkarak. "Senin gibi kaprisli bir hayvanı ömrümde görmedim." Koltuk biraz gıcırdadı ve hiç istifini bozmayarak şöyle karşılık verdi: "Hey, sen bir baksana bana! Neysem oyum ben! Bundan böyle de değişeceğim yok!" Genç adam koltuğu ayağının ucuyla itti. Koltuk geriye çekti kendini. Öncekinden bambaşka bir görünüm kazanmıştı şimdi. "Senin gibi salak koltuk olursa!" diye sesini yükseltti yeniden. "Çarpık, eğri büğrü olmayan bir yerin yok ki!” Hasır koltuk gülümsedi biraz ve yumuşak bir sesle şöyle dedi: "Perspektif delikanlı, perspektif!" Genç adam fırlayıp ayağa kalktı. "Perspektif ha!" diye bağırdı ateş püskürerek. "Şimdi de koltuk olacak bu köftehor kalkmış bana ateş püskürerek. "Şimdi de koltuk olacak bu köftehor kalkmış bana ders veriyor! Perspektif benim işim, senin değil, anladın mı! Yaz bunu kafana!" Koltuk bir şey söylemedi artık. Genç ressam birkaç kez sert adımlarla odanın içinde gidip geldi. Derken sopayla odanın zeminine vuruldu. Yaşlı bir adam, gürültüye katlanamayan bir bilgin kalıyordu aşağıda. Genç ressam oturdu, son yaptığı portresini karşısına aldı. Ama hoşuna gitmedi portre. Gerçekte kendisinin portredekinden daha sevimli ve ilginç bir görünümü vardı, bu da yalan değildi.
Alıntı
Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoşmuş gibi davranırlar ona: “Hadi, kalk bakalım; yeter bu kadar; hadi işine; öyle değil; ha şöyle.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hiç
Garip bir davaydı, özetle, tuhaf bir işti. Geç vakit, Bölge Kadısı Nasreddin'e, Davacı, davalıyı sürükleyip getirmişti. - İşsiz, iş diye bakınıyordum yine, Çarşıda, köşe başında tam. Baktım, yerden kaldırmak için uğraşıyor, Düşürdüğü çuvalı bu adam. Yaklaştım ve: - Ne verirsin yüklersem çuvalı sırtına dedim. Bu adam da (hiç) dedi. Kabul ederek çuvalı sırtına yükledim. Sonra, borcunu istedim, vermedi. Yanlışım varsa, kendisine sor! Düşündü Nasreddin bir zaman, ölçtü, biçti: Pazarlık ve dava konusu (hiç)ti. Sonra davacıya: - Doğru haklısın, Ve de alacaklısın! Tartışmayı, uzun sözü bırakalım. Zaten geç oldu vakit! Sen hele kaldır şu kilimi bakalım. Ha şöyle! Ne var altında? - Hiç! - Tamam işte! (Toz toprak hariç), Al o (hiç)'i oradan da yıkıl git!
"Yaşa yaşa sev hayatı, gül eğlen bırak suratı, Bak ağaç, çiçek, kuş... Ama ah, mutlak sev hayatı... Ama sakın ha, korkma ölümden, çünkü ölüm, bir dönüşüm, Aydınlatmak için dünyayı, iyiyi, güzeli, hayatı... Şarkı söyle eğlen, danset... Sesin aksın sonsuzluğa... Ulaşsın tüm insanlara... Ahlı, mutlak sev HAYATI " ...
Sayfa 93·Kitabı okudu
Alıntı
Yazı işleri müdürü seni istiyor, dediler. Önümü ilikleyerek içeri girdim. Şöyle bir baktı ve: - Ha, dedi; sen misin? - Evet, dedim; benim. Çünkü gerçekten de bendim; fakat bu iş bu kadar açıkken cevabıma gene sinirlendi. Anlaşamıyorduk bir türlü yazı işleri müdürü ile.. ne ise. - Dur biraz, dedi. Durdum. İşini bitirdikten sonra sandalyesi ile birlikte bana dönerek: Sana bir fırsat veriyorum: Üstad Ankara'dan gelmiş. Git konuş, akşama yazını getir, dedi. Bu benim için gerçekten fırsattı. Kendimi gösterme yolunu bulmuş oluyordum. Bir geçtim mi röportajcılığa, artık afişler, reklamlar, seyahatler benim için demekti. Bu yüzden heyecanlandım ve: - Çok teşekkür ederim şef, çok teşekkür, dedim, arkasından da ilave ettim: Yalnız bir şey soracağım. Pardon, iki şey: Üstad kimdir ve üstadı nerede bulabilirim?
Sayfa 147·Kitabı okuyor
İlkyaz
İçinden “Ha şöyle,” dedi, “biraz sarsıl bakalım. Acelem yok benim, biliyorsun. Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğretecem.”
Sayfa 95·Kitabı okuyor