İnsan dış dünyayı fethedebilir;
ama kendi iç dünyasını yönetmek çok daha zordur.
Üçüncü kitapta en dikkat çeken şey,
karakterlerin artık yalnızca dış olaylarla değil,
kendi içlerindeki kararsızlıklarla mücadele etmeleridir.
Şövalyelik ideali giderek daha az “yüce”,
daha çok “insani” görünmeye başlar.
Çünkü cesaret ve güç,
duygu karmaşasını çözmeye yetmez.
Aşk bu bölümde daha da karmaşık bir hâl alır.
Artık yalnızca yön kaybettiren bir duygu değil,
aynı zamanda karakterleri sürekli yanlış seçimlere iten bir etkidir.
Ariosto’nun bakışı nettir:
Aşk, insanı büyüten değil, çoğu zaman
dengesini bozan bir kuvvettir.
Anlatıcının sesi bu kitapta daha belirgin bir oyun kurar.
Sık sık araya girer, okurla konuşur,
hikâyeyi kesip başka bir yere yönlendirir.
Bu, okura sürekli şunu hatırlatır:
Bu metin bir destan değil;
destan fikrinin kendisiyle oynayan bir anlatıdır.
Üçüncü kitapta zaman ve mekân hissi daha da çözülür.
Olayların nerede ve ne zaman geçtiği ikinci plana düşer.
Önemli olan “ne olduğu” değil,
nasıl yaşandığıdır.
Bu da metni daha soyut ama daha insani kılar.